Sorusunu kime sormalıyız? Hayatımızın her alanını; en doğru ve adil kurallar, hükümler, ilkeler ve ölçülerle, kriterlerle düzenleyen; her şeyin beyanını, örneğini, her sorunun çözümünü kapsayan İSLAM nizamının “DOST-DÜŞMAN” kriterleri de, kimlikleri de açıklanmıştır. Bunlara, ekleme ve çıkarma yapılamaz. Buna aykırı “dost-düşman” kriterleri benimsemek hak ve yetkisi kimseye verilmemiştir. Bu, ilahi sınırların ihlali, kulluk sınırlarının aşılması/“rububiyet” iddiası olarak da “affedilmez en büyük günah, şirk ve zulümdür.” (Nisa/48, Lokman/13, Hucurat/1). “Arz-ı Mev’ud” projesi kapımıza dayanmış iken, “tevhidde vahdet” yerine, ırkçılık, mezhepçilik tefrikası akla da aykırı değil midir? Bu nedenle “ehl-i kıble” İranlı Müslüman kardeşlerimizle ilgili beyanlarımızda, bu hassasiyeti göstermeli, dostu-düşmanı tanımalı ve karıştırmamalı değil miyiz? “Allah için sevmek ve buğzetmek, amellerin efdalidir.” (S.A.V.) Rabbimiz’in eşit-kardeş kıldıkları (Hucurat/10, 13) nasıl oluyor da birbirine düşman olabiliyor? Aman dikkat!.. Bu, “itikadi” bir konudur. Hangi safta, kimlerleyiz?
Türkler, Araplar, Kürtler... olarak, Siyonizm’in yörüngesinde olmayanımız var mı? Hukukta/siyasette kimin egemenliğindeyiz? “Bütün ilahi mesajlar/peygamberler, insanları, adalete, tevhide/tağutlardan sakınmaya, sadece Allah’a kulluğa/itaate çağırmışlardır.” (Nahl/36, 90; Hadid/25)
Müslümanlar olarak, Rahman’ın safında mıyız, yoksa tağutların safında mı?
ABD; hem Türklerle, hem Kürtlerle hem de Araplarla... diyalog kurabiliyor, uzlaşabiliyor da biz, neden ABD’ye rağmen uzlaşamıyoruz?
İslami çözümlere inanmayan Türk olsa ne, Kürt olsa ne fark eder?
“Önce Irak’ı işgal edecekler, sonra Suriye’ye yerleşecekler, ardından İran’a saldıracaklar;
Çünkü asıl hedef Türkiye’dir.” (Prof. Dr. Necmettin Erbakan)
O, hep haklı çıktı… Ne büyük nimetti… Kıymetini bilemedik. Rahmet, minnet ve özlemle anıyoruz.
Merhum, hem bizi hem de tekerlekli sandalyesiyle -ABD’ye rağmen- İran’a giderek, onları Siyonizm’e karşı uyarı görevini yapmıştı.
Faizi, sömürüyü esas alan, egemen küresel/Siyonist düzenin en büyük düşmanı; elbette adaleti, merhameti, emeği, infakı, adil paylaşmayı, temiz kazancı esas alan İslam'dır.
Mülkiyette: "Seninki senin, benimki benim, şeriattır... Benimki de senin, tarikattır… Ne seninki senin ne de benimki benim, her şey Allah'ındır; hakikattir. Zamanımızın firavunu/tağutu da diyor ki: "Yeryüzünde söz de, bütün kaynaklar da benimdir." Azgınlığında belasını arıyor. İslam güneşine/adaletine, ilacına herkes muhtaç iken, hayat iksiri, Müslüman coğrafyalarda bile yasak iken, nasıl iyi olacak, nasıl ayağa kalkabileceğiz?
Netanyahu da, Trump da, "Benimki benim, sizinki de benim!" azgınlığıyla, kaçtıkları ölüme doğru koşuyor.
Ölümle, sanal hayattan/uykudan/rüyadan dehşetle uyanacak ve zulümlerinden sorgulanacak ve cezalandırılacak. Biz Müslümanlar da zillet içinde; "-Bugün mülk kimindir?” sorusunun cevabını, yine Kur'an’dan bugün okumaya devam ediyoruz. "Mülk/mutlak egemenlik/hükümranlık ancak/sadece, Vahid ve Kahhar olan Allah'ındır." (Mümin/16)
“İSRA" ve "MİRAÇ" ile yüceltilen/izzetlenen; Kitab'a mirasçılıkla seçilen; bütün insanlara şahid/örnek kılınan, hayırlı/vasat ümmet; Kur’an emanetine hiyaneti/tağutlara itaati; Kur’an yolunu, hükümlerini ve cihadı terk ettiği; dinini bölüp parçaladığı; vehn ve tefrika hastalığına müptela olduğu… için, iki yüz yıldır, zillette değil midir?