Siyasi/sosyal ahlak muvacehesinde Bedir Savaşı

Abone Ol

Bedir Savaşı, İslam’ın pek çok ilkini ve pek çok ilkesini barındırır. Savaş ahlakı, insan unsurunun önemi gibi konularda pek çok örneğin ilki olması hasebiyle büyük bir değer taşımaktadır. Hicretin 2. yılı, miladi 624 yılında Kureyşlilerden birçok kimsenin katıldığı büyük bir ticaret kervanı Ebû Süfyân idaresinde Şam’a gitmişti. Peygamber Efendimiz bunu haber alınca ashabını topladı ve Mekke’de bıraktıkları mallarına karşılık bu kervanın mallarını ele geçirmeye davet etti.  Hazırlıklar yapıldı ve yola çıkıldı.

Bedir: Hicretin 2. yılında, 17 Ramazan’da, miladi olarak 14 Mart 624’te bir Cuma günü gerçekleşti. Bedir Savaşı, birçok yönden örnek alacağımız, İslam toplumunun ilk temellerinin atıldığı yıllarda her yönüyle muhteşem bir kesit sunuyor bize Asr-ı Saadet’ten.

14 Mart 624 Cuma sabahı her iki ordu, erken saatlerde Bedir’e doğru yol alıyordu.

Bir topluluğun önüne geçen kişi, onlar gibi hayatını sürdürmeliydi.

Resulullah ashabıyla birlikte yola çıktığında, deve sayısı yetersiz olduğundan, bir deveye sırayla üç kişi biniyordu. Resulullah Efendimiz de devesine Hazreti Ali ve Ebû Lübâbe ile nöbetleşe biniyordu. Yürüme sırası Peygamber Efendimiz’e gelince arkadaşları:

“Ya Resulallah! Lütfen siz binin! Biz, sizin yerinize de yürürüz.” dediler. Allah Resulü ise:

“Siz yürümeye benden daha tahammüllü değilsiniz. Ayrıca ben de sevap kazanma hususunda sizden daha müstağni değilim.” buyurdu. (İbn-i Sa’d, II, 21; Ahmed, I, 422). Bir topluluğun önüne geçen kişinin, onlar gibi hayatını sürdürmesi gerektiğini öğretiyordu bize Efendimiz.

Allah Resulü, Ramazan ayına rastlayan bu zor gün­lerde askerin oruçlarını bozmalarını emretti. Nitekim sefere iştirak eden bütün müminler, sonradan kaza etmek üzere oruç tutmadılar.

Hz. Peygamber şehitlerin namazını kılarak onları defnettirdi, Kureyş’in ölülerini de gömdürdü.

İSLAM’DA VERİLEN SÖZÜ TUTMANIN ÖNEMİ

Huzeyfe (r.a.)  şöyle anlatır:

“Babam Hüseyl ile [Bedir’e gitmekte olan Resulullah’a katılmak üzere Mekke’den Medine’ye doğru] yola çıkmıştık. Kureyş’in kâfirleri bizi yakaladılar ve:

“Siz muhakkak Muhammed’in safına katılmak istiyorsunuz.” dediler. Biz de:

“Hayır, Medine’ye bu sebeple değil, başka bir iş için gidiyoruz.” dedik. Bunun üzerine bizden, Allah Resulü’nün safında yer alıp onunla birlikte savaşmayacağımıza dair Allah adına söz aldılar. Orduya katılmak üzere Medine’ye gelip durumu Resulullah’a arz edince Efendimiz:

“Haydi gidin. Biz sizin verdiğiniz sözü tutar, onlara karşı Allah’tan yardım dileriz!” buyurdular. İşte benim Bedir Harbi’ne iştirak edemememin sebebi budur.” (Müslim, Cihâd, 98)

Bu hâdise, Resulü Ekrem Efendimiz’in, düşmanlarını dahi kapsayan sözüne güvenilir olma özelliğinin en güzel örneklerinden biridir.

El harbu hudatun - “Harb hiledir” diye çevrilen hadis

Hud’a, “muhatabı şaşırtma, yanıltma, şüpheye düşürme, numara yapma, oyun kurma” demektir. Hadiste gene Arapça olan hile kelimesi değil de hud’a kelimesi kullanılmıştır. Hile, Arapçada çok anlamı olan ayrı bir kelimedir. Sözlük manası itibarıyla “maharet, marifet, hüner, ince sanat, geliştirilmiş teknik, çare, bir probleme karşı bulunan çıkar yol, çözüm şekli, aldatma ve kurnazlık yapma” anlamlarını içerir ve fakat hadisimizde geçen ve hile olarak tercüme edilen hud’a kelimesi ile ilgisi yoktur, tamamen ayrı bir kelimedir.

Hile-i şer’iyye, şeriata uygun hile midir?

Hile kelimesinin dilimize geçen en önemli örneklerinden biri Türkçemizde Arapçadan gelme aslıyla kullanılan ‘hile-i şer’iyye’ kavramıdır. Kavram Arapça bir terkip olarak “meşru çare; hukuki çözüm” manasına gelmektedir ve başlangıç dönemlerindeki kullanımı da bu manası ile yapılmıştır. Daha sonra suistimallere açık hale getirilerek, kuralların açığını bulma, kuralların etrafından dolaşma şekline dönüştürülmüştür.  Milletimizin maalesef artık huyu olmuş olan bu davranış biçiminin İslami, ahlaki bir temeli yoktur, olamaz. Eğitim sistemimizin çocuklarımızı, insanımızı getirdiği nokta budur maalesef. Hile-i şer’iyye, şeriata uygun hile asla değildir, böyle bir şey olamaz. Bir işi ‘kitabına uydurmak’ şeklinde uyanıklık yaparken de şaka ile de olsa bu şekilde tanımlamak son derece sakıncalıdır.

“El-harbu hud’atun” hadisine tekrar dönersek, Türkçe doğru manası şudur: “Savaşta muhatabı şaşırtma, şüpheye düşürme, yanıltmadır.” Bir stratejiden, bir taktikten bahsediyor Allah Resulü (sas) burada. Yoksa gayri meşru yollara başvurulan bir aldatmadan, kandırmadan değil. Çanakkale Savaşı’nda soba borularının mevzilere yerleştirildiğini ve top namlusuymuş görüntüsünün verildiğini okumuştum bir yerde. İşte hud’a tam manasıyla budur. Can pazarının kurulduğu ve düşmanın seni öldürmeye geldiği bir meydanda savaşı kazanma üzerine kurulu stratejide uygulanan verimli bir taktik. Çünkü amaç, can kaybını en aza indirgeme ve savaşı kazanmadır. Efendimiz’in (sas) Mekke fethi dönüşü Huneyn’e gittiği halde önceden çıkardığı müfrezelerle Medine’ye gidiyormuş izlenimi vermesi, bu kapsamda mütalaa edilecek bir başka örnektir. Mekke fethinde Mekke’ye girmeden önce ordunun sayısını çok göstermek için on bine yakın ateş yaktırması da bu cümledendir. Hepsinde de amaç, zaten son çare olarak başvurduğu bu mücadeleyi tabii ki kazanmak, ama zaferle çıkarken de can ve mal zayiatını önlemektir.

“Allah bize yeter”

Tekrar Bedir’e dönelim... İslâm’ın bu ilk ordusu, Allah rızasını kazanma, şehit olma hedefiyle Efendimiz’in etrafında kenetlenerek, Bedir’e doğru ilerledi. Ne mal, ne aile ne de dünyanın herhangi bir keyfi Allah rızasından önce gelmiyordu. Ordu Akîk Vadisi’ne varmıştı. Bu sırada Hubeyb bin Yesâf ve Kays bin Muharris adında iki kişi, savaşa katılıp ganimetten pay alabilmek maksadıyla orduya yetişmişlerdi. Allah Resulü, bu iki kişiden Hubeyb’e:

“Siz bizimle mi çıktınız?” diye sordu. Hubeyb:

“Hayır, Sen bizim kız kardeşimizin oğlusun ve komşumuzsun. Biz kavmimizle ganimet için sefere çıktık!” dedi. Allah Resulü bu defa:

“Sen, Allah’a ve Resul’üne iman ettin mi?” diye sordu. Hubeyb:

“Hayır!” cevabını verince Hazreti Peygamber:

“Öyle ise geri dön! Biz, bir müşrikin yardımını istemeyiz!..” buyurdu. Hubeyb ısrar etti:

“Kavmim benim harpte ne kadar cesaretli ve düşman bağrında yaralar açan bir bahadır olduğumu iyi bilir. Müslüman olmasam da ganimet mukabili senin yanında çarpış­sam olmaz mı?” dedi. Allah Resulü:

“Hayır, sen önce Müslüman ol, sonra çarpış!” buyurup yollarına devam etti.

Bir müddet sonra Hubeyb yine geldi. Tekrar aynı teklifte bulundu. Fakat cevap da aynı idi. Hubeyb, bu duruma çok şaşırdı. Çünkü kendisi Araplar arasında çok cesur bir savaşçı olarak tanınıyordu. Ancak Allâh Resûlü, onun müşrik olması sebebiyle orduya katılmasına razı olmamıştı. Müşriklerin kalabalık ordusuna karşılık, asker sayısı az olan Resulullah’ın bu hareketi, Hubeyb’i çok etkiledi. Derin düşüncelere dalarak daha önce hiç farkına varmadığı bir düzenin varlığına şahit oldu. Bu, normal bir insanın kurduğu bir düzen olamazdı. Çok daha güçlü birine güvenmeden kimse bu yardımı geri çeviremezdi. Heyecanla tekrar Allah Resulü’nün yanına koştu. Bu seferki niyeti öncekilerden farklı idi. Nitekim Allah Resulü’nden tekrar sorduğu:

“Allah’a ve Resul’üne îmân ettin mi ey Hubeyb?” sorusuna büyük bir coşku içinde cevap verdi:

“Evet yâ Resulallah!..” Bunun üzerine Allah Resulü, çok sevindiler ve:

“İşte şimdi dilediğini yap!” buyurdular. (Müslim, Cihâd, 150; Tirmizî, Siyer 10/1558; Vâkıdî, I, 47; İbn-i Sa’d, III, 535)

Bu hâdise, İslami bir gayeye ulaşmak için, şartlar ne kadar zor olursa olsun, gayr-i şer’i bir usul ve metodun kullanılamayacağına dair, bir iman ölçüsü sergilemektedir. Kula düşen, gerekli tedb­irleri aldıktan sonra Cenâb-ı Hakk’a tevekküldür ki, Resulullah Efendimiz de Hubeyb’in iman etmeden orduya katılmasını kabul etmemek suretiyle bu iman hassasiyetini göstermiş, ümmete bu istikâmette de güzel bir örnek olmuştur. Çünkü O yüce Peygamber, her işinde yalnız Allah’a sığınıyor, sâdece Hakk’a yöneliyor ve her türlü yardımın yalnızca Cenâb-ı Mevlâ’dan olduğunu biliyor ve bildiriyordu. Efendimiz, bu tavırlarıyla:

“…Allâh bize yeter, O ne güzel vekildir!” (Âl-i İmrân, 173) âyetinde geçen tevekkülün en güzel ve canlı bir örneğini sergilemiş oldular. Efendimiz, her haliyle öğrettiklerini yaşayan, yaşadıklarını öğreten bir liderdi

İstişare

Gene Bedir’den örnekleyelim. Efendimiz Kureyş kervanını gözlüyor ve bir müdahaleye hazırlanıyordu. Sahabeye konuyu açtı.

“Sizce kervanı takip etmek mi, Kureyş ordusunu karşılamak mı daha uygundur?”

Muhacirler adına Hazreti Ebubekir ve Hazreti Ömer kalktılar ve Kureyş ordusunu karşılamaya hazır olduklarını bildirdiler. Daha sonra Mikdâd bin Esved (r.a.) ayağa kalkarak şu konuşmayı yaptı:

“Ey Allah’ın Resulü, Biz Yahudilerin Hazret-i Mûsâ’ya (a.s.) dediği gibi “Sen ve Rabbin gidip savaşın!” (Mâide, 24) demeyiz. Biz Sana Akabe’de verdiğimiz söze sadık kalarak Sen’in sağında, solunda, önünde ve ardında düşman ile sonuna kadar çarpışmaya her an hazırız!..” (Buhârî, Meğâzî, 4; Tefsîr, 5/4)

Allah Resulü, Ensâr’ın da fikrini öğrenmek istedi. Bunun üzerine Sa’d bin Muâz (r.a.) ayağa kalktı:

“Ey Allah’ın Resulü! Bizler sana inandık. Getirdiğin Kur’an’ın hak olduğuna şehadet ettik. Nasıl dilersen öyle yap! Şayet denize dalsan, bizler de seninle beraber dalarız. Ensâr’dan bir tek kişi bile geri dönmez!”

Bu sadâkat ve teslimiyet dolu sözler üzerine Hazreti Peygamber’in mübarek yüzü tebessümle doldu, hayır dua ederek şöyle buyurdu:

“Öyleyse, haydi Allah’ın bereketiyle yürüyünüz! Size müjdeler olsun ki Allah iki taifeden gayr-i muayyen olan birini vadetti. Vallahi ben, sanki Kureyşlilerin harp sahasında yıkılacakları yerleri görüyor gibiyim...” (Müslim, Cihad, 83; Vâkıdî, I, 48-49; İbn-i Hişâm, II, 253-254)

Efendimiz peygamber olmasına rağmen istişare ile hareket eder, ashabın reyine önem verirdi. Ayet-i kerimede “…Onlar işlerini aralarında istişare ile yaparlar…”  Şûra 38. Efendimiz “İstişare eden yanılmaz” buyuruyor. Bu hem bilinmeyenleri öğrenmek, destek almak demektir, ama hem de istişare Efendimiz’in durumunda insanlarla birlikte hareket etmek, onları işin içine katmak, anlamına geliyordu.

Siyasette, ticarette, insan ilişkilerinde her türlü alaverenin, desisenin mübah olduğu toplumumuzun ciddi bir eğitime ihtiyacı var. Hayatının her alanında örnek olan Efendimiz, yaratılışında üstün ahlak timsali idi zaten. Hayatının her alanında Allah’ın korumasında ve yönlendirmesindeydi, ahlak timsali idi. Hepimize örnek hayatını okumalı, anlamalı, kendi hayatımızı da ona göre tanzim etmeliyiz. Efendimiz’in Kur’an’ı getirirken onun bize öğretisi, öğretirken yaşadığı örnek hayatını bilmek ve yaşamak hepimize lazım.