Siyasi kültür, siyaset yapacak insanlarda tarih şuuru ile aktüel politik bilgilerden oluşur ve maalesef bu kültürün doğrudan kazanılacağı kurumlar yeterince geliştirilememiştir. Siyasal Bilgiler Fakülteleri nde yeterince öğretilemeyen ve karmaşık özelliklerinden ötürü öğretilmesi zor olan bir bilgidir. Osmanlı bu bilgiyi devlet yönetiminde görev alacak insanlara önceleri Enderun da öğretiyordu, son zamanlarda Darül-fünun Mülkiye Mektebi nde öğretmeye çalıştı. Belki biraz "resmî ideoloji" ile "derin devlet" kavramları gibi zamanla öğrenilebilecek, hayat tecrübesi gibi zamanla kazanılabilecek ve tüm sosyal bilimlerin yardımıyla oluşturulabilecek kültürel birikimdir. Mevcut bilgiler yanında, resmî belgelerle "kırmızı kitap" ve benzeri stratejik değerlendirme notları gibi zamanla değişen, çevredeki ve dünyadaki değişmelerle gözden geçirilen, bazı yönleri ancak siyaset adamlarından öğrenilebilecek hususların bütünüdür.
Siyasî kültürden haberdar olmak, siyasetin sınırlarını bilmekle başlar. Eğer Türkiye gibi siyaset çevreleri paranoyalarla sürekli manipüle edilebiliyor, basın tarafından halk ve devlet yöneticileri tahrik edilebiliyor, halkın menfaatleriyle zümre menfaatleri birbirine karıştırılabiliyorsa, orada siyaset yapacak insanın işi, ateşten gömlek giymek gibi zordur. Bu zorluğu bilmeyen ve siyaseti fedakârca hizmet değil de menfaat kapısı zannedenler, hem içinden çıktıkları çevreye ve hem de ülkeye büyük zarar verirler.
Tarih şuuru
Türk devlet geleneği bilinmeden bu coğrafyada siyaset yapılamaz. Genç Osman dan beri "sivil darbe" tasarlayarak askerî darbeyi davet edenlerin durumu, gelecekte politika yapacaklar için ders olmalıdır. Osmanlı ile Türkiye Cumhuriyeti nin öteki İslâm ve Türk devletlerinden farkı iyi bilinmeli.
Ahmet Mithat Efendi, Üss-i İnkılâp adlı eserinin girişinde, Tanzimat tan sonra ortaya çıkan yenilik hareketlerinin özelliklerini anlatırken Osmanlı Devletinin temel değerlerini şöyle özetler: Osmanlı hem kendinden önceki Türk devletlerinden, hem de İslâm devletlerinden farklıdır. Bunların neler olduğunu birer birer sıralarken, bu farkların Osmanlı devlet adamları tarafından şuurlu bir şekilde belirlendiğini söyler. Sultan Orhan zamanında kurultayda esasları tesbit edilen düzenli ordu teşkilâtı ile öteki devlet kurumlarının Yıldırım Beyazıt ile Fatih dönemlerinde nasıl geliştirildiği ve dünya çapında bir imparatorluğun kendine özgü yapısının nasıl oluşturulduğu iyi bilinmelidir. Kuvâ-yı Milliye ruhu etrafında kenetlenen milletin kurduğu Türkiye Cumhuriyeti nin temelleri ile 100 yıldan beri oluşan hassasiyetler de aynı derecede önemlidir. Jön Türklerle İttihat Terakki nin Osmanlı döneminde giriştiği iktidar mücadelesinin nelere yol açtığını, bu çekişmelerin Cumhuriyetin ilk yıllarına nasıl tezahür ettiğini ve ne türden reflekslere yol açtığını da bilmek gerekir. Yakın tarihimizde yürütülen siyasî mücadelelerin ne türden hassasiyetler oluşturduğunu bilmeden, tarih şuuru oluşturulamaz. Tarih şuuru olmayan toplumlar da hafızasız insan gibi davranacağından, sağlıklı bir tavır geliştiremez...
Bu toplumun geçmişinde hem kurultay var, hem de şûra geleneği. Bunların ikisini de reddeden ve kendinde bâtınî güçler vehmeden devlet adamları bizim siyasî geleneğimizde olmadığı gibi, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde de yok. Her şeyi kendine bağlayan ve bütün otoriteyi tek elde toplayan yönetici tavrı İslâm da tavsiye edilmiş olsaydı, Peygamberimiz istişareye başvurmazdı. Olağanüstü şartlar dışında, bir lider duracağı veya istişare edeceği yeri iyi bilmelidir. Karizmatik olmak adına, hem sünneti, hem de insanlığın demokratik tecrübelerinin tümünü reddedenleri kimse sonuna kadar savunamaz. Osmanlı Devleti nde meşruiyetin kaynağı Osmanlı hanedanı ile Türk devlet geleneğinin oluşturduğu kurumlardı. Cumhuriyet in kuruluşundan bu yana meşruiyetin kaynağı Kuvâ-yı Milliye ruhu olmuştur. Bunu bugün millet çoğunluğu ile bütünleşen ordu temsil ediyor. Fakat bu anlamdaki meşruiyeti, ne bir kişi, ne de bu kurum adına açıklamalar yapan kişiler temsil edemez. İyi bir yönetici milletin ve devletin çeşitli unsurlarını karşı karşıya getirmez. İdareci olamayanların politikacı olmasını beklememelidir. Esasen ordu temsilcileriyle ortak hedefler tesbite çalışanlar siviller millî iradeyi temsil edebilirler. Kuvâ-yı Milliye ruhunun bugün de birleştirici özelliği budur, buna ihanete kimsenin hakkı yok.
Siyasi tarihimizin zübükleri
Aziz Nesin in mizah romanlarından birinin kahramanı Zübük, çevresine zarar vererek büyüyen, bize özgü siyasetçilerden biridir ve siyasî tarihimizde pek çok örnekleri vardır. Özellikle Anadolu da... Siyasî tarihimizin "zübük leri nasıl bir "dar sokak"ta siyaset yapıldığını bilmezler ve öğrenmeye de çalış-mazlar. Basit söylemler ve sloganlarla siyasî kavramlar anlaşılamaz ve bu toplumdaki iktidarın meşru temelleri anlatılamaz. Bu kavranamayınca, kapıların duvar olması önlenemez, dar sokaktan çıkılamaz.
Fransız İhtilâli nden etkilenen III. Selim den beri, bu milletin organize olmuş şekli sayılması gereken devlet kurumları, sürekli birbirine ters çıkışlar yaptı. Ordu ve ulemâya rağmen bir yeniliğin gerçekleşemeyeceğini hâlâ anlayamamış politikacıların teşebbüslerinin "sivil darbe" sayıldığı bilinmelidir.
Türkiye de siyaset yapacak insanlar ordu ile milletin müslüman çoğunluğuna ters düşmemelidir. Osmanlı nın son dönemlerinden bu yana çeşitli sebeplerle veya yenilik, değişiklik arzularıyla bu duruma düşenler, sonunda marjinalleşerek yahut öyle gösterilerek iktidardan uzaklaştırılıyorlar. Toplum da bu konulara tepki gösteremiyor. Çünkü her toplumun hassasiyetleri farklı olduğu gibi, her devletin kuruluşuna bağlı olarak da meşruiyetin kaynağı farklı görülüyor. Bunlar kanunlarla belirtilmediği için yok sayılamaz, görmezlikten gelinemez. Bütün dünyada siyasî ve kültürel gelenekler, toplumun temel değerleriyle genel temayüllerinden anlaşılır. Bunlarla dünya şartlarını bilmeyenler, politikaya yabancıdır.
Ateist, eski komünist veya 68 lilerle asker-bürokrat çocuğu olan sosyal demokratların milliyetçi veya müslüman kimliğini öne çıkaran Anadolu çocuklarını yanlış dolmuşlara bindirerek bazen millî ve dinî değerlere, bazen da ordunun hassasiyetlerine ters düşürdüklerini görüyoruz. Bu tuhaflıklar, yaşadığımız dönemde demokratik mücadeleyi sürdürmek diye sunulan "enayilik"ten başka bir şey değildir. Çünkü halktan kopuk aydınlar olarak sözlerinin ciddiye alınmadığını bilenler, batılı normlara ulaşabilmek için Anadolu çocuklarını taşeron gibi kullanmaya çalışıyor; "dereyi deliye yoklatıyor"lar. Halkı küçümseyen bu "elit" özentilerinin arkasından giderek oyununa gelenlerin siyasî hayatı çabuk bitiyor.
Paraya, kadına ve makama karşı zaaf gösteren insanların dinî veya törel değerleri kullanarak siyaset yapmalarına en çok Müslümanların kızması gerekir. En azından 2000 li yıllarda özlenen siyasetçinin vasfı bu değildir. Türklerin meşrebi çok evliliği hoş görmediği için sûfiler, Anadolu ya gönderdikleri dervişlere bundan sakınmalarını tavsiye etmişlerdir. Dinin izin verdiği konularda bile toplumun hassasiyetleri dikkate alınmalı, zaaflarını kontrol edemeyenler toplumun önüne çıkarılmamalıdır. Çünkü amme hizmeti pek çok bakımdan fedakârlık gerektirir. Siyaset, para kazanmanın kestirme yollarından biri de değildir.
Bu toplumun yakın tarihinde pek çok "zübük" ortaya çıkmış ve bizim gibi batıcı yönetim biçimi kurma çabasına giren İslâm ülkelerinin örneği olmuşlardır. Önce bu zübüklerden kurtulmamız gerekir...