Siyasi kamplaşmanın serüveni –II- (Sağ ve solun zemini)

Abone Ol

2.Dünya Savaşı’ndan sonra dünyanın genel eğilimi çerçevesinde CHP ile başlayan ve DP ile devam eden bir demokratikleşme sürecini görüyoruz. Ekonomide tüketim bazlı bir kalkınma ve beraberinde dış borçlanma, dış politikada Sovyet tehlikesine karşı ABD blokuyla hareket etme sürecine her iki partinin de katkısı olmuştur.

1960 yılına kadar devam eden sürecin ana ekseni Batılılaşma olmuştur. Bu Batılılaşma süreci 2. Dünya Savaşı’na kadar halka dayatıcı bir şekilde yürürken, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra halka rehavet yükleyici bir şekilde gerçekleştirilmiştir. Sağ sol ayrımının temelini de aslında bu sürecin uygulanış biçimi belirlemiş olabilir.  

Sağ sol kavramlarının içeriği ülkemizde 1960’larda doldurulmaya başlanmıştır. Daha önce CHP-DP karşıtlığında ortaya çıkan ayrışma 1960’lı yıllarda sağ sol şeklinde bir karşıtlığa doğru ilerlemiştir. Bu yıllarda solu temsil eden parti her ne kadar TİP olsa da, TİP legal ilerleyişini iç muhalefetinden dolayı sürdürememiş ve devrimci çizginin eylemsel varlığı karşısında tasfiye olmuştur. Ortanın solu kavramının ortaya çıkmasıyla birlikte CHP solun dominant unsuru olmaya başlamış ve bu çizgide devam etmiştir.

Değişimin adresi olması gereken sol CHP’nin tek parti misyonunu devam ettirme güdüsüyle hareket etmesinden dolayı statükocu refleksten kurtulamamıştır. Cumhuriyet devrimleriyle oluşturulan yapıyı devam ettirme gayreti CHP’nin sahip olduğu siyasetin temel yürütücü gücü olmuştur. Bu durum Ecevit’in ortanın solu kavramsallaştırmasıyla sosyal demokrasiyi yerleştirme gayretleriyle aşılmaya çalışılsa da, tam anlamıyla aşılamadığını 1990 ve 2000’li yıllardaki tutumlarından anlayabiliyoruz.

DP’nin devamı niteliğindeki AP, CHP’nin solda konumlanmasından sonra kendisini sağ kavramıyla ifade etmeye başlayacaktır. Aslında bu ideolojik yerleşme sağ ve sol kavramlarının içeriğinin bu partiler nezdindeki karşılığı değildir. Partilerin sağ sol tanımlamaları kendilerini ideolojik yerlerdeki konumlandırmalarıyla alakalıdır.

AP, Demirel’le birlikte kutuplaşmacı siyasetin neticesi olarak kendisini CHP’nin karşısında konumlandırmıştır. Halkın büyük çoğunluğunu temsil eden milliyetçi muhafazakâr oylara talip olmak adına bu değerleri olabildiğince kullanan bir siyasi dil oluşturmuştur. Özellikle tek parti döneminin baskıcı ve halka tepeden bakan uygulamalarına karşı halka mavi boncuk dağıtan bir yaklaşımı tercih etmiştir.

Sonuçta her iki yelpazenin de ana istikameti ulus devletin kurucu iradesini devam ettirmektir. O yüzden merkezdeki her iki yaklaşım tarafından farklı seçenek sunmaya namzet siyasi iradeler ve farklı fikirler marjinalleştirilmiştir. Aslında o günden bugüne kadar ülkemizde ekonomiye bakış açısı ya da hak ve özgürlükler noktasında bir sağ sol ayrımı hiç olmamıştır. Daha çok sağ sol ayrımı sosyal anlamda kültürel birikimin muhafazasına dönük bir etki tepki karşıtlığında hayat bulmuştur.

Buna Cumhuriyet’in kurucu iradesinin amacına dönük yöntemsel bir farklılıktan ibarettir diyebiliriz. Sağ veya sol dediğimiz tarafların halkın değerleriyle olan irtibatına gösterdikleri tutumla şekil kazanmıştır. Tabi ki burada kastettiğimiz sağ ve sol merkezi anlamda siyaset yürüten ana eksendir.