Siyasette Kişiler ve Kurumlar

Abone Ol

İnsanın bir arada yaşama zorunluluğu iş bölümüne gidilmesini zorunlu kılıyor. Yoksa “sen ağa ben ağa! Bu ineği kim sağa!!!” durumu peydah oluyor.

Birileri yönetecek, diğerleri de yönetilecek.

İş bunun nasıl belirleneceğinde düğümleniyor tabii. Yani kim, neye göre yönetecek?

Tarih boyunca bitmek bilmeyen iktidar mücadelelerinin, taht kavgalarının, ideolojik tartışmaların dönüp durduğu yer hep burası: Kim, neye göre yönetecek?

Bu sorunun yanıtı Türkiye’de, takriben 150 yıldır “demokrasi” inancı üzerinden veriliyor. Halkı temsil makamında olan seçilmişler halk adına halkı yönetecekler. Yönetim yeri parlamento, parlamentonun üyeleri de siyasi parti temsilcileri olacak.

Buna talip olan kişiler, kendileri gibi düşünen insanlarla bir araya gelerek kurdukları siyasi partiler üzerinden örgütlenecek, rekabete dayalı seçimlere girerek yönetmeye talip olacak.

Önce kişiler var olacak, sonra siyasi partiler ortaya çıkacak.

Bu olduğu zaman, kurum (siyasi parti) artık kendi değerlerini üretmeye, sınırlarını çizmeye başlar. Bunun ne ölçüde olacağı hususu; ülkenin siyasal sistemi, partinin lideri ve çekirdek kadrosu, toplumsal meşruiyet düzeyi vs. etmenleriyle şekillenecektir.

Partilerin büyük çoğunluğu mevsimlik olduğundan yapamasa da, partinin başında şayet karizmatik ve derinlikli bir lider varsa, parti neyi nasıl tanıdığını ya da tanımadığını ortaya koymaya başlayarak bir siyasal ideoloji (doktrin) oluşturur.

Bu doktrinin varlığı, partinin kurumsallaşma sürecine girmesinin yolunu açar. Zira doktrin demek, nesilden nesile aktarılacak siyasal miras demektir.

Dolayısıyla kişilerin kurduğu parti, artık parti olmaktan çıkar ve “emanet” ya da  “dava” halini alır.

Yeni süreçte, artık kişi ile kurum arasındaki ilişki düzeyi tersine işlemeye başlar. Belirleyici olan artık kişiler değil, davadır. Kişiler davaya, davanın esaslarına göre kendilerini şekillendirir. Davanın gelenekleri, siyaseti okuma tarzı, eylem ve söylem tercihi, kişilerin davranışlarını ve fikirlerini şekillendirir.

Elbette her yeni katılım, davanın yenilenmesi demektir. Çünkü gelen üye değil, insandır. Ancak gelen davaya kendi rengini verme derdine düşmez. Diğer bir ifadeyle davayı etkiler ama etiketlemez.

Bunun aksi durum, kurumsallaşamayan partiler ortaya çıkartır ki, belki de oluşturduğu en büyük tehdit de budur.

Doktrin çerçevesinde oluşan siyaset yapma tarzını alelade değişime açmaya niyetlenmek, konjonktüre ve egemenin tahakkümüne teslim olma hatasının kapısını aralar.

O nedenle bir davaya gönül veren herhangi bir kişinin, sağlıklı bir ilişkiye sahip olmasının yolu, bireysel değil kurumsal öncelikli düşünebilmesinden geçer.

Aksi durumların örneği var mı?

Çok! Ama emin olunuz ki, her şey aslına rücu ediyor, tarih bunun kanıtı.