Siyasette güç ve denge

Abone Ol

İnsan kendi hayatını idame ettirmeye çalışması kadar, yeryüzünü imar etmekten de sorumludur. İnsanın her şeyden evvel hayatın anlamını aramaya çalışan ve daha da önemlisi bu anlamı başkalarıyla paylaşman bir yanı da vardır. Tarih boyunca insan üzerine birçok tanımlamalar yapıldı ama her tanımın temel vurgusu insanın başkalarına muhtaç olması gerçeğidir. Bu muhtaçlık hali insanların bir arada yaşama zaruretini de beraberinde getirmiştir. İşte siyaset buradan doğuyor. Çünkü farklı kimliklerin, yaşam biçimlerinin, çıkarların veya arzuların aynı sosyal ortamda yaşayabilmesi için siyasi bir güce ihtiyaç duyulur. Tam bu noktada siyasi mekanizmasının nasıl bir yol izleyeceği önem kazanır. Siyasi irade bu gücü leviethana da dönüştürebilir, toplumsal sözleşmeye de. O yüzden siyasette önemli olan denetleyici bir mekanizmanın varlığıdır.

Denetleme görevi farklı şekillerde kendisini gösterebilir. Yönetim tarzı başlı başına bir denetim mekanizmasına dönüşebilir. Seçimlerin varlığı bu açıdan önemlidir. Kendini yönetecek kişileri seçebilme şansı çağımızın önemli kazanımlarından birisidir aslında. Çünkü seçim halkın kendi egemenlik hakkını geçici bir süre için emanet ettiği aktörleri hesaba çekme, memnuniyetlerini ya da tepkilerini dile getirme fırsatlarıdır. Seçimlerin varlığı, kötü bir şekilde uygulandığı ülkelerde bile yöneticilerin fütursuzca hareket etmesini engelleyen organik bir denetim işlevi görür. Seçimlerin ufukta görünmesiyle birlikte kibirli yüzlerin nasıl yumuşadığına, kitlelerin taleplerine nasıl hassasiyet gösterilmeye başlandığına hepimiz şahitlik ediyoruz.

Bir diğer denetim mekanizması hukukun üstünlüğüne olan inancın varlığıdır. Seçimlerin olması, sandığın belirli periyotlarla ortaya konması başlı başlına yeterli bir denetim aracı olamıyor. Nasıl ki, seçimsiz iktidarlar bir kişinin ya da azınlık bir grubun tahakkümünü doğuruyorsa; seçimler de pekâlâ çoğunluğun tahakkümünü doğurabilir. Bu yüzden yönetimin sahip olduğu gücün dışarıdan bir başka güçle frenlenmesi bu açıdan önemlidir. Bir siyasi yapı içerisinde hukukun üstünlüğünün bir değer olarak kabul görmesi, siyasi erk için sadece bir sınır değil, aynı zamanda bir imkândır. Çünkü siyaset güçle zehirlenmediği sürece devamlılığını da sağlayacaktır.

Son olarak aydınların ve sanatçıların siyasi güce karşı gösterdikleri duruşun öneminden bahsedebiliriz. Siyasetin sahip olduğu büyük güç karşısında insanı veya toplumu sadece sandıklar ya da hukuk koruyamaz. Güç çeşitli yollarla buralara da sirayet edebilir. Bundan dolayı toplumun her şeyden önce uyanık bir zihne ve uyumayan bir vicdana ihtiyacı vardır. Toplumun öncü şahsiyetlerini bu açıdan anlamlı ve sorumlu kılan şey, onların sahip olduğu entelektüel birikimin, tarih bilincinin ve evrensel bakış açısının siyasilerin gündelik, pragmatik, sığ ve kısa vadeli vizyonunun önünde olmasıdır. Bu yüzden aydın ve sanatçılar güce tav olan değil, güce karşı hakikati haykıran insan olmak zorundadır. Kalemini iktidarın mürekkebiyle dolduran, kelamını egemenlerin günahlarını örtmek için harcayan aydın ve sanatçılar olduğu vasatta toplumun akıl sağlığı ve savunma hattı çökmüş demektir.

Nihayetinde toplumsal ahengin sağlanması siyasi gücü dengeleyebilecek araçlara ihtiyaç duyar. Siyaseti meşru kılan husus gücün ihtişamı değil, bu gücün toplumsal vicdanla, hukukun üstünlüğüyle ve hür düşüncenin varlığıyla dengelenmesidir.