Hayatın her alanına hüküm eden İslâm dini; siyaset, devlet, hükümet, yönetim esasları, idare edenler ve idare edilenler hakkında da çok açık hükümler koymuştur. Zira İslam, en son ve tamamlanmış bir şeriattır.
İslam, yeryüzünde hilafet görevini Müslüman üzerine yüklenmiş; bu görevin bir gereği olarak da Müslüman’ın, yaşadığı ülkenin siyaset ve idaresi konusunda ilgisiz, etkisiz, renksiz, lakayt ve pasif kalmasına asla izin vermemiştir. Temiz siyaset Müslüman’ın asla uzak duramayacağı dini vecibedir.
Ebu Hureyre radiyallâhü anh, Resûlüllah sallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:
“İsrailoğullarını peygamberleri siyaset (idare) ediyorlardı. Her ne zaman bir peygamber vefat etse onun arkasından (yeni) bir peygamber halef oluyordu. Şüphesiz ki benden sonra peygamber yoktur. Ancak benden sonra halifeler olacak ve bunlar çok olacak.” (Buhari-Müslim)
Bu konunun üzerinde gereğince duran âlimlerimizden birisi İmam Gazali Hazretleridir. Zira o, yazdıklarını masa başında yazmamıştır. Bilakis çağını çok iyi tanımış, halife ve emirlere yol ve hedef göstermiş saygın bir âlimdir.
Bunun için İmam Gazali Hazretleri İslam ümmetin işlerini üzerine almayı en faziletli ibadetlerden birisi olarak saymış, dinin de dünyanın da salahının ancak adil bir hilafet ve imaretle mümkün olabileceğini belirtmiştir. Din ayrı, devlet / dünya ayrı fikrini reddetmiş, din-devlet, dünya-ahiret bütünlüğüne vurgu yapmıştır.
El-İktisadfi’l-İtikad (s. 148) isimli eserinde şöyle demiştir: “Din ve sultan birbirinin ikizidirler. Bunun için şöyle denilmiştir: ‘Din esas/ temel, sultan ise onun koruyucusudur.’ Temeli olmayan bir şey yıkılmaya mahkûm olduğu gibi, koruyucusu olamayan bir şey de zayi olur… Aşikârdır ki ahirette saadete ermek için dünyada (adil) bir sultanın / liderin idareyi üstlenmesi zaruridir. Bu kesinlikle bütün peygamberlerin kastettiği şeydir. O halde bir imamın / liderin tayin edilmesi şeriatın zorunlu kıldığı bir husustur ve bunu terk etmeye asla bir yol yoktur.”
Siyaseti ve siyasetin derecelerini, bu derecelerde bulunan kişilerin halk üzerindeki tesirini de İhyâuUlûmi’d-Din isimli muhteşem eserinde şöyle açıklıyor:
“İnsanları birleştiren, insanların din ve dünya işlerini düzene koyan, idare sanatıdır. Bundan dolayıdır ki dünya idaresini yürütecek olanlarda aranan vasıflar, başkalarında aranmaz. Çünkü idare ve siyaset işlerini ellerinde bulunduranlar, diğer bütün sanat erbabını yöneten kimselerdir. Her sanatkâr, siyaset erbabının göstereceği yolda yürümeye mecburdur.
İnsanların hâlini düzelten, onları dünya ve âhiret saadetine ulaştıran idare ve siyaset yolunun dört derecesi vardır:
Birincisi: Peygamberin siyaset ve idaresidir. En üstün derecedeki siyaset budur. Çünkü peygamberler, insanların hem iç hem de dış hâllerine hükmederler.
İkincisi: Halifelerin, meliklerin ve sultanların siyasetidir. Bunlar, halk sınıfları üzerine hâkimdirler. Fakat bunların hükümranlık hakları, yalnızca insanların dış hâllerine aittir. Bunlar insanların iç hâllerine hükmedemezler.
Üçüncüsü: Allah’ı ve O’nun dinini bilip peygamberlere vâris olan âlimlerin siyasetidir. Bu âlimler, sadece halkın üst tabakasının iç âlemine hükmederler. Halk tabakası, bunlardan faydalanabilecek güçte olmadığı için mahrum kalırlar. Âlimler, halkı bir işe mecbur tutmak, onları kötü işlerden yasaklamak ve kanunlara uymaya zorlamak yetkisine sahip değillerdir. Böyle bir tasarruf hakkından yoksundurlar.
Dördüncüsü: Vaizlerin siyasetidir. Bunlar, halk sınıflarının iç duygularına hitap ederler.
Bu sayılan dört çeşit siyasetin en şereflisi, şüphesiz ki peygamberlerin siyasetidir. Bunların arkasından âlimlerin siyaseti gelir. Çünkü bunlar, insanlara ilim öğretmekle onları kötü akıbetten ve çirkin ahlâktan kurtarırlar.”