Siyaseten "badem gözlü"leştirilmek işte bu...

Abone Ol

Kulaklarıma inanamadım; elimi ısırdım, yanaklarımı sıktım, koluma iğne batırdım. Tesadüf bu ya aynı günlerde doktora gittim. Kulaklarımın duyma hassasiyetini kontrol ettirdim, doktor "hiçbir sorun yok, duymanız gayet iyi" dedi. Şaşkınlığım artarak devam etti; Allahım ben nerede yaşıyorum, hayatta mıyım, canlı mıyım cansız mıyım Yoksa farklı bir ortama, farklı bir gezegene mi düştüm diye!... Emin olunuz, içim içimi yedi, kendi kendimi suçladım hep... Acaba ben miyim yoksa yanlış düşünen diye... Hemen elime kalemi almadım, nerede olduğumu, nasıl bir ülkede yaşadığımı öncelikle tespit etmeye çalıştım. Sordum soruşturdum, düşündüm düşündürdüm. Hatta bir tarih profesörü, bireysel görüşlerinin aksini söylediği bir televizyon programındaki konuşması dolayısıyla eleştirilince, "Ne yapayım kardeşim Programda öyle bir hava estirildi ki, olumsuz bir cümle söylemek, aykırı bir görüş belirtmek imkânsızdı. Ben de mecburen ortamın oluşturduğu istikamette sözler söylemek zorunda kaldım" diyerek kendini müdafaa ediyordu. Yoksa bu hal bir Türkiye görüntüsü müydü

Evet, sordum soruşturdum, birebir konuştuğum kişiler, basının topluma pompaladığı havanın aksini söylüyordu. Hatta bilinen birçok hususa yeni yeni bilgiler ilâve edip, öfkelerini gizleyemiyorlardı. Demem o ki, istendiğinde, "kara oğlan" denmesine rağmen, "ak olan kara, kusurlu olan kusursuz" gösterilebiliyormuş, hem de cümle âlemin gözünün içine baka baka... 1970 li yılları iliklerinde yaşayan genç biri olarak düşünüyorum da ne sıkıntılar, ne ıstıraplar çektik, ne badireler atlattık, ölümlerden döndük... Söz konusu yılların gençliğinin korkaklığının bir sebebi de, o yıllarda estirilen terörün, dehşetin insanları daha genç yaşta pıstırmasıydı. Savaş ya da herhangi bir ülkenin saldırısı söz konusu olmamasına rağmen kendi ülkemizde, kendi şehrimizde, kasabamızda akşama kalmadan evimize gitmek zorundaydık. Gündüzleri de, öyle korkusuz bir vaziyette ortalıkta dolaşamazdık.

Böyle dehşet rüzgârlarının estirildiği 1970 li yıllar, "ortanın solu" ideolojisi adına heba edildi. Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya kalkıştılar. Doğal olarak millet de tepki verdi. Materyalizm kökenli Sovyet gıdalı "sol ideoloji"nin, "şehit kanları" ile sulanmış toprakların çocuklarına dayatılması elbette "olur" bulmayacaktı bu vatanda... Bu ideolojiyi, istediğiniz kadar allayıp pullasanız da, hatta Kıbrıs gibi bir millî davayı emellerinize alet etmeye kalksanız da bu millet yutmayacaktı, yutmadı da...

Fazla söze ne hacet Türkiye nin geleceği olan eğitimi ve eğitim kurumlarının önemini şöyle bir düşününüz. Elinizi vicdanınıza koyup, eğitimin unsurlarıyla oynanmasının, "millî" çizgiden çıkartılmasının faturasını şöyle bir düşününüz. Beni en çok düşündüren hususların başında, eğitim alanında yapılanlar gelmektedir. Aradan bunca zaman geçmesine rağmen Kıbrıs sorunu hâlâ çözümlenmemiş, olsun... "Dirayetli bir siyasetçi" gelir de çözümlenir elbet bir gün... Türk siyasî hayatında "kara" bir leke olan "Güneş Motel" pazarlıkları arada bir hatırlanır, bu zavallılıklar karşısında ironik bir gülüş de yeterli olabilir...

Hükümet ettiği dönemlerde, birileri memleketi soydu, bu yüzden ülke üç kuruşa muhtaç hale geldi, getirildi. Koskoca ülkeyi yağ kuyruklarına, gaz kuyruklarına mahkûm etti... Bunlar da unutulur, hatta unutuldu bile... Fakat insana yapılan, gençlerin hayatına mal olan şeyler unutulmaz, unutulmadı da... Yanan yüreklerin âhı durdurulamaz. Çünkü onların vebali bir başkadır. Bu yüzden ben eğitim konusunu ve gençleri çok önemsiyorum. 1970 li yıllarda eğitim adına gençlere ne mi yapıldı Doğru, olup bitenleri ne de çabuk unutuverdik. Hani şu hâfıza-i beşer meselesi...

"Dürüst politikacı" olarak lanse edilen kişi, kendisinin üniversite mezunu olmamasının psikolojik bir arka planı olabilir mi, bilmiyorum ama doğru dürüst lise öğretimi bile almamış gençleri, üç ay gibi kısa bir zaman zarfında "yüksek okul" mezunu yapıverdi. İşte bu unutulamaz... Birileri unutsa, unuttursa da tarih unutmayacak, milletin mâşerî vicdanı asla unutmayacak... Eğitim enstitülerinin o zamanki halini şöyle bir düşününüz. Bu okullar bütün branşlarda "öğretmen" yetiştirmekteydi. O dönemde hükümet bu okullara atanan öğretmenleri de, ortaöğretim kurumlarında görev yapan öğretmenler arasından, söz konusu ideolojinin tuzağına düşmüş kişilerden seçilmekteydi. Zar zor liseye öğretmen olmuş, hiçbir akademik terbiye görmemiş kişiye, "Hadi seni yüksek okul öğretmeni yaptık" dediler ve yaptılar... O da, "Böyle bir görevi yapabilir miyim, yapamaz mıyım " diye düşünmedi. Çünkü amacı öğretmenlik yapmak değildi; kendini oraya gönderen gücün borazanlığını, şubeliğini yapmaktı... Nitekim öyle de oldu.

Bu ülkenin gelmiş geçmiş en "kara oğlan"ı Eğitim enstitülerine, atadığı öğretmenlere verdiği direktiflerle, üç ay içinde gençleri matematik, fizik, kimya, biyoloji, tarih, coğrafya gibi hasılı her branşta "yeterli" görerek, dantel dantel işlenmesi gereken ülkenin geleceği olan genç beyinleri, okulları onların eline teslim etti. Onlar gittikleri okullarda ne yapacaklardı İlim irfan bilmiyordu, branşını öğrenmemişti, "sınıf" denilen ortama resmen "itilmiş"lerdi... Ders anlatmaya kalksa kendisi dersini bilmiyordu, öğretmenlik yapmaya kalksa "öğretmen" değildi... Çık işin içinden çıkabilirsen...

Fakat ay başı gelince maaşını alıyordu, hak etmiş etmemiş hiç önemli değildi... Evet bu kişi ne yapacaktı, elbette kendini oraya gönderen gücün borazanlığını yapacaktı, yaptı da... Bu yüzden, ülkenin her bir tarafında mahalleler, semtler, okullar kurtarılmış bölgelere bölündü. Aileler çocuklarını okula gönderirken "Acaba akşam dönecek mi " diye kaygılar taşıyordu. Korku içinde "gizli gizli" dua ediyordu. Akşam eve döndüğünde de, "Bugün de sağ salim eve geldi" diye çocuğunu bağrına basıyordu... Elbette böyle bir dönemde okulun işlevinden bahsetmek, öğretmenden eğitim öğretim beklemek safdillik olurdu.

Üç ayda her branşta "cevher"leşen bu kuşağın ülkeye neye mal olduğunu şöyle bir düşününüz. Binlerce genç hiçbir şey bilmeden ve "belletme"den "eğitim ordusu"nun bir neferi olarak "çalıştı." Öğretmenlik adına yaptıkları sadece ve sadece "eylem"di. Bir Mayıs İşçi Bayramı kutlamalarının en müdavimleri bu kuşağın mensuplarıydı. Nerede bir yürüyüş var, nerede bir olay var, nerede bir protesto yapılacak "üç ayda yetiştirilen bu kişiler" oralarda hemen yerlerini alıveriyorlardı. Çünkü sınıf onların mekânı değildi, olamazdı da.... Çalışmak, öğrenmek, öğretmek, kendilerine emanet edilen çocukların istikballerini düşünmek gibi bir niyetleri ve amaçları yoktu. "Üç aylık öğretmenler" yıllarca öğrencilere ideolojik nutuklar çekip durdular. Öğrencilerin yıllarını çaldılar, ülkenin geleceğini çaldılar ama bu ülkeye bir şey vermediler.  1999-2002 yılları arasında "payandalar"la son defa oturduğu hükümet koltuğunda, yine eğitim alanında yaptığı en son icraatı (!) veteriner, ziraat, orman ve meteoroloji mühendisleri, eczacıları ilköğretim okullarına "sınıf öğretmeni" olarak tayin etmekti. 1970 li yılların sonunda "okutma"dan mezun ettiği gençler, bugün emekli olup Türk millî eğitimi onlardan kurtuldu derken, eğitime yeni bir "kara" halka eklemeyi ihmal etmedi. Bir otuz yıl da veterinerlerin, ziraatçıların, orman ve meteoroloji mühendislerinin emekliliğini bekleyeceğiz. Neyse ki...

Gel zaman git zaman, bütün bunların vebalini taşıyan kişi "badem gözlü"leştirildi. Hakikaten onu sevdiklerinden mi, asla, ancak onun yerine koyacak bir "adam"ları olmadığından... Ayrıca birçok şeye alet etmeye çok müsait olduğundan... Okumaya gelen gençlerin okumadan mezun olduğu, onların da hiçbir şey öğretmeden mezun ettikleri gençlerin vebali ne olacak Bunların hesabını vermeden, vebalini çekmeden dürüst olmak mümkün mü "Ortanın solu" ideolojisi adına ölen, öldüren, öldürülen binlerce gencin hesabı sorulmayacak mı, bunların hesabı verilmeden dürüst olmak mümkün mü

Dürüst politikacıymış, hadi canım sen de!...