SİYASET VE UZLAŞMA -1-

Abone Ol

Günümüz siyasetinin en büyük sorunu uzlaşıya dayalı bir yönetim anlayışının olmayışıdır. Bunun sebebini belki tarihin derin sayfalarında bulmak mümkün. Ama bunu yakın dönem siyasi geçmişin yani 100-150 yıllık bir dönemin yönetim anlayışında aramak daha doğru olacaktır. Bu anlayışa özellikle Osmanlı özelinde kurtulma, Türkiye özelinde ise kurulma üzerine geliştirilen siyasi ve fikri yaklaşımların bugüne yansımasıdır diyebiliriz.

Bugünkü siyasi atmosferin oluşumunda etkili olan bu yansımanın ilk perdesini Osmanlı’nın parçalanmaktan kurtulmaya dönük çabalarında görüyoruz. Bu çabaların ana istikameti aslında toplumsal yapı içerisindeki birlikte yaşayabilme iradesinin kaybolmasının bir sonucudur. Bunun birçok nedeni olabilir ama en önemlisi önce Vestfalya Anlaşması daha sonra Fransız Devrimi’yle başlayan uluslaşma ve milliyetçilik akımlarının Osmanlı’nın sosyal ve siyasal yapısını büyük oranda tehdit etmesidir.

Balkanlar’da başlayan, Kuzey Afrika’da devam eden ve Arap Yarımadası’nda nihayete eren çözülme süreci toplumsal bütünlüğü bozmuştur. Uluslaşma ve milliyetçilik akımlarının oluşturduğu tehdide karşı geliştirilen çözümler hem bu çözülmeye engelleyememiş hem de toplumsal bütünlüğü bozacak şekilde gelişmeleri de beraberinde getirmiştir.

Osmanlılar askeri, siyasi ve ekonomik anlamdaki durumunu Batı karşısında sorgulamaya başladıktan sonra değişim yönünde gayretleri olmuştur. Tabi ki bu değişimin kolay olması beklenemezdi. İtibar kaybeden sınıflar ve alışkanlıklarını terk edemeyen halk bu sürece direnmeye çalışsa da bundan sonra ortaya atılan tüm siyasi fikirler bir şekilde bu değişimden etkilendi. Yusuf Akçura’nın Osmanlı’daki siyasi gelişimi açıklamak için kullandığı üç tarzı siyaset olarak adlandırdığı Osmanlıcılık, Batıcılık ve Türkçülük fikirleri az veya çok bu değişimin izlerini taşır. Batılılaşma tüm bu fikirlere değişik oranlarda sirayet etmiştir.

Toplumsal bütünlüğün kaybolması endişesine karşı geliştirilen Osmanlıcılık fikri vatandaşlık zemininde bu bütünlüğü sağlamaya çalışmıştır. Tanzimat ve Islahat fermanlarıyla gayrimüslim tebaanın vatandaşlık ekseninde Müslüman tebaayla eşitlenmesi, Müslümanların diğer milletlere olan bakışını olumsuz yönde etkilemiştir. Osmanlılık paydasında sağlanmaya çalışılan bütünlük Balkanlar’daki bağımsızlık arzusunun engeline takılmıştır.

Osmanlıcılığın bu başarısızlığı yeni arayışları da beraberinde getirmiştir. İslamcılık vurgusu bu dönemde Müslüman halkları bir arada tutarak çözülme sürecinin önüne geçilmek istenmiştir. Ama milliyetçiliğin yoğun baskısı Müslüman tebaaları da etkilediğinden bu çaba da boşa çıkmıştır.

Nihayet geriye sadece Türkçülük düşüncesi kalmıştır. Amaç Türk kimliği üzerinden toplumsal bütünlüğün sağlanarak Osmanlı’yı çöküşten kurtarmaktır. Fakat Yusuf Akçura’nın da ifade ettiği gibi bu bütünlüğün sağlanmasına değil parçalanmanın hızlanmasına sebep olmuştur. Ama Türkçülük neticede Türk kimliği özelinde bir bütünlük olduğu ve coğrafi olarak Anadolu merkezli bir bütünlük düşüncesiyle hareket ettiği için kısmen başarılı olduğu söylenebilir.

Bu çabaların siyaseten uzlaşmaya dayalı anlayışa etkisinin olumsuz olduğu muhakkak. Çünkü her anlayış bir kesimi dışarıda bırakmayı zorunlu görmüştür. Bu da birlikte yaşayabilmek için gerekli olan müşterek taleplerin değil özel taleplerin siyasetin merkezine yerleşmesine neden olmuştur. Sonuç olarak uzlaşmak için her kesimin birbirinin farkında olması şarttır.