Siyaset ve iktidar III

Abone Ol

İktidarı bir olgu olarak ele almak kendiliğinden bizi değerler dünyasına götürmez. Bir başka ifadeyle, iktidar olgusunu kavramsal düşünme düzeyinde kavramadığımız takdirde, onun kendiliğinden bir değeri temsil ettiğini ileri sürmek pek anlamlı olmaz. Nitekim bazı düşünürler iktidarı bir olgu olarak belli bir yöntem çerçevesinde irdelemişler ve ona herhangi bir değer atfetmeden açıklamaya çalışmışlardır. Maksadı doğrudan iktidar olgusunu esas almasa da, deney ve gözlem yöntemi gereği irdeleyen İbni Haldun, “umran” kavramı çerçevesinde insanın doğasıyla irtibatlandırmıştı. İnsanın doğasını da toplumsal yaşama zarureti temelinde ele alıp nasıl bir tezahüre ve gelişmeye yol açabileceğini irdelemişti, ünlü “Mukaddime”sinde. Böylece insanın doğası toplumu, toplum ise kültür, uygarlık (umran) gibi değerleri içkin olan verileri temellendirmiş oluyordu.

Siyaset felsefesi, aynı zamanda bilimi bakımından Batı’da Yeniçağ’ın temel dayanağı demek olan “Humanizma” akımının hareket noktasını oluşturan insan anlayışını esas alarak “iktidar” olgusunu bütünüyle yeni bir tarzda ortaya koyan Machiavelli olacaktır. Ona göre insanın doğası “iktidar”ı, güç elde etmeyi amaçlar. Asıl olan, insanın doğasında içkin olan bu iktidarı doğru kavrayıp ona göre hareket etmektir. Siyaset denilen alanda, doğasının gereği olarak mücadele içinde bulunan kimse iktidarı ele geçirmeyi amaçlamalıdır ve bu amaca ulaşmak için her vasıtayı, her yolu deneyip kullanmalıdır. İktidarı, yani gücü tam olarak kavrayamamış bir kimsenin mücadelesinde başarılı olması mümkün olmaz. Sözgelimi, başkalarının yardımıyla veya tevarüsle iktidarı ele geçirmiş olsa da bir kimse iktidar olgusunu tam olarak kavramamışsa ve onun mahiyetine uygun hareket etmemişse elindeki iktidarı koruyamaz, iktidarını sürdüremez.

Gerçekten Machiavelli’nin bu görüşlerini açıkladığı “İl Principe”, yani “Hükümdar” adlı eserinin yayınlanması üzerine, başta Fransız yazarları ve siyasetçileri olmak üzere Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinde şiddetli tepkiler verilecektir. Bu çerçevede Fransız yazarları “Machiavelli”yi “ahlak”ı hiçe saymakla suçlayacaklar ve özellikle siyaset alanında Machiavelli adı “ahlaksızlık” ile eş değer görülecek, öyle anlaşılacaktır. Ta ki Hegel başta olmak üzere ondokuzuncu yüzyıla kadar Machiavelli adı doğrudan veya dolaylı siyasi ahlaksızlığın sembolü şeklinde tanımlanacaktır. Ancak, yeni bir gözle ele alınıp irdelenmesiyle aslında Machiavelli’nin, Humanizma ve Rönesans’ın getirdiği yeni yöntem ve anlayışın bir gereği olarak iktidar olgusunu bilimsel yöntemle ele almaktan ibarettir. Bu bağlamda, Hegel, “çağımın Machiavellisi olmak isterdim” mealinde bir beyanda bile bulunmuştur.

Sanıyorum “iktidar” olgusunun, hiç düşünmeden siyaset ile eş anlamda kullanmanın öyle basit, kolay ve masum bir şey olmadığı anlaşılmaktadır.

Kavramsal düşünmenin gereği olarak ince farkın ne olduğu bir başka yazıda irdelenmeye ihtiyaç duyurmaktadır.