Siyasal realizmin açmazı

Abone Ol

Realizmin felsefi temelini Thomas Hobbes’e kadar götürenler vardır. Ancak realizmin temellerinin 20’nci yüzyılın ikinci yarısından sonra oturmaya başladığı söylenir. Realizmin ilkelerini ilk defa ortaya atanlar, Edward Hallett Carr ve Hans Morgenthau’dur. Daha sonra Reinhold Niebuhr, John Herz ve Yahudi Henry Kissinger gibi yazarlarla biçimlenerek günümüze kadar gelmiştir.

Realizm, genel olarak devleti merkeze alır, temel aktör devlettir. Hal böyle olunca realizm, uluslararası ilişkilere din merkezli değil devlet merkezli bakar. Devletin güçlü olmasını gerektiğini savunur.

Realizmin ortaya çıkış ve ilkelerinin belirlendiği tarih ve döneminin şartları, realistleri devlet içi dinamikleri göz ardı etmeye itmiştir. Realizmin daha etkin olarak ortaya çıktığı tarihin II. Dünya Savaşı’na denk düşmesi, insanla devleti benzer görülmesine zemin hazırlamıştır. Zira realistlere göre insan, kötü ve günahkârdır. İnsan, güç elde etmek için iştahlıdır. Aynı olgunun devletlerarası ilişkilerde de olduğu tezi realistlerce ortaya atılır. Bu sebeple realist siyasette, ekonomik konular, askeri konulara göre daha az önemlidir ve ulusal güvenliği daha az ilgilendirir. Realistlere göre dini ve ideolojik tercihlerin bir önemi yoktur, önemli olan devletlerin çıkarlarıdır, tıpkı insanların çıkarlarının önemli olduğu gibi.

Realizmin uluslararası siyaset literatüründeki yerini sağlamlaştıran Edward Hallett Carr’dır. Ona göre siyasetteki sebep ve sonuç ilişkileri iyi analiz edilmelidir. Realizm, özellikle Hans Morgenthau’dan sonra “modern realizm” şeklinde kabuk değiştirmiş ve II. Dünya Savaşı hengamında uluslararası siyaset açısından önemli bir argüman haline gelmiştir. Hans Morgenthau’ya göre realizmin altı önemli prensibi/ilkesi vardır:

1-     Siyasal realizmin en temel prensiplerinden birisi hayallerin peşinden değil, gerçeklerin peşinden koşulması gerektiğidir. Çünkü hayallere dayanılarak siyaset üretilemez.

2-     Siyasal realizmin ikinci üzerinde durduğu prensip uluslararası siyasette çıkarların önemli olduğudur. Bir devlet için en önemli nokta, kendi çıkarıdır. Bir siyasetçinin de düşüncesi bu olmalıdır.

3-     Siyasal realizmin üzerinde durduğu bir başka nokta ise çıkarların sürekli değiştiğidir. Bir ülke için bugün çıkar olan yarın çıkar olmayabilir.

4-     Siyasal realizmin üzerinde durduğu dördüncü prensip ise ahlak hakkındadır. Ahlaki prensiplerin somut şekilde devletlere uygulanamayacağını savunur ve uluslararası ahlak yoktur, o günkü şartlar vardır.

5-     Uluslararası siyaset, ekonomi ve hukuk gibi alanlardan farklı ve özerktir. Bu politikada esas olan devletin askeri, siyasi gücü ve çıkarıdır.

6-     Uluslararası siyaseti şekillendiren temel aktörler ulus-devletlerdir. Uluslararası ya da ulus üstü yapılar etkisizdir.

Klasik realizme liberalizmden gelen yoğun eleştiriler sonrası neo-realizm akımı ortaya çıkmıştır. Kurucusu Kenneth Waltz’dır. 1979 yılında yazdığı “Uluslararası Politika Teorisi” kitabıyla klasik realizmin aksayan yönlerini tadil etmeye çalışmıştır. Özellikle ulus devlet anlayışından uzaklaşılması için çaba sarfetmiştir. Waltz’ın yeni tanımladığı neo-realizmin, klasik realizmden farklarından birisinin, “anarşinin sistemin bir parçası değil, sistemin kendisi olduğunu” söylemesidir. İkincisi ise klasik realistlere göre güç tanımında en önemli paya sahip olan askeri güçken, neo-realistler bunu biraz farklı yorumlar. Bunlara göre sadece askeri gücün salt ağırlığı değil, bu gücün sistem içindeki diğer devletleri yönlendirme ve eğilimleri belirleme özelliğinin de olduğunu savunur.

Uluslararası politikada 1940’lardan sonra daha da öne çıkan realist yaklaşımın temel varsayımları şunlardır:

1-     İnsan, doğası gereği günahkâr ve kötü bir varlıktır. Tarihte bunun birçok örneği mevcuttur. Ki bu görüş Hristiyan anlayıştan tevarüs etmiştir.

2-     İnsanın günahkâr doğuşunun en kötü yanı, güce olan açlığı ve hemcinslerine egemen olma isteğidir.

3-     Söz konusu güç mücadelesinin temel aktörleri devletlerdir.

4-     Güç kavramı, askeri ve askeri olmayan unsurlar olmak üzere ikiye ayrılır.

5-     Devletlerin varlığını koruması ve sürdürebilmesi için yaptıkları bütün eylemler, uluslararası çıkarların bir sonucudur.

Realizme göre, devletin üstünde hiçbir şey yoktur. Devletin gücü askeri yetenekleriyle anlaşılmaktadır. Devlet liderleri ahlaklı olabilir ancak ahlaki kaygıların dış politikaya yön vermesine izin vermemelidir. Realizm, çıkarlar ile ahlaki değerler arasında bir tercih yapılması gerektiğinde her zaman ulusal çıkarların tercih edilmesi ve korunması gerektiğini savunur. Devletin kullanacağı tek iktidar şekli askeri güç olmalıdır. Ancak ekonomik ve sosyal güç de dikkate alınmalıdır.

Ortadoğu’nun, İslâm dünyasının ve genel olarak dünyadaki kaos ve anarşinin varlığı, dünyanın her gün daha yaşanmaz hale gelişinin, Allah-u Teâlâ’nın arzının kan, gözyaşı, zulüm ve kaosla yönetilmesinin siyasal realizmle ve bundan öte ırkçı emperyalizmin planlarıyla bağlantısı iyi gözlemlenmelidir.

İnsanı doğuştan günahkâr, hırslarına ve egemen olma isteğine gem vurulamayan bencil bir varlık gören ve bu anlayışı devletlerarası ilişkilerin olmazsa olmazı kabul eden siyasal realizmin çıkmazı artık iyice gün yüzüne çıkmıştır. Bu yüzden insanlık, yeni bir dünya düzenine ve adil bir sisteme muhtaçtır.