Aydın kavramını, sanıyorum, paranteze alarak düşünce
olgusunu yeniden konumlandırabiliriz ve bunun kaçınılmaz olduğunu da söylemek
gerekiyor.
“Aydın” kavramı konusunda tek ve kesin bir tanım ortaya
koymaya çalışmak, kaçınılmaz olarak düşüncenin sabitlenmesi, sınırlandırılması
ve donuklaştırılmasını öngerektirir. Çünkü, bir takım kavramlar gibi hatta daha
fazlasıyla “Aydın” kavramının tek ve kesin tanımını istemek, düşünce olgusunu
bilmemek demeyelim ama pek hafife almak anlamını içerir. Bu ve benzer birtakım
kavramların esnek, farklı içerikte tanımların konusu olabilmesi, aslında
düşüncenin değişen şartlarda kendini yeniden üretebilmesinin yararlı yönüdür.
Bu durum bizi düşünce geleneği olgusuna götürür, götürmelidir. Ne var ki,
düşünce geleneği denildiğinde, belli bir dönemde vücut bulmuş, etkinlik
sağlamış, kendine özgü bakış açısı ve duyarlıkları kavramlara, ilkelere,
imgelere büründürmüş ve “geleneksel” olarak nitelendirilmiş düşünce etkinliği
hemen ve kolayca hatıra getirilmektedir. Ve yetinilmektedir. Oysa düşünce
geleneği, kendi tarihi süreci içinde bir çok geleneksel düşünceleri barındırma
imkanına sahiptir, öyle de olmalıdır. Gerek barındırılan geleneksel düşünceler
arasında kimi yerde uzlaşmalar olduğu gibi, çoğunlukla karşıtlıklar öne çıkar
ve aralarında belli bir dönemi kapsayan mücadeleler, çatışmalar yaşanabilir.
Gerekse düşünce geleneği bizzat bu geleneksel düşüncelerin bir muhassalası olarak
oluşur ama bunlardan birine ve birkaçına izafe edilerek, açıklanamaz. Çünkü
düşünce geleneği tek bir kimliğe indirgenemez ama birçok kimliğin belirdiği,
etkinlikte bulunduğu, birtakım hedefleri gerçekleştirdiği kimlikleri kuşatan,
deyim yerindeyse bir süreçtir.
Bu bağlamda düşünce geleneğinin akışı, oluşumu, değişimi ve
durağanlığı tarihi süreç içinde izlenebilir, izlenmelidir. Ancak salt bir
tarihsellik yüklenerek açıklanamaz ve anlaşılamaz. Buna karşılık geleneksel
düşünce, belli şartlara, imkanlara ve bunların ortam ve zamanına bağlı olarak
oluştuğu için, diğer geçmiş olaylar ve durumlar gibi tarihi bir olay olarak ele
alınabilir, açıklanabilir ve ancak bu çerçevede incelenmesi, irdelenmesi ve
yorumlanması gerekir.
Düşünce geleneğinin yerine geleneksel herhangi bir
düşünceyi, eşdeyişle belli şart ve zamana bağlı olarak oluşmuş ve kimlik
kazanmış düşünceyi ikame ettiğimiz takdirde, bizzat düşünce olgusunu sakatlamış
oluruz ve verimsiz bir çabaya, bal vermez arının uğraşısına indirgemiş oluruz.
Bunun sonucu düşünce geleneğinin süreçsiz, bir başka ifadeyle tarihsiz
kılınmasıdır. Şu soru, sanıyorum, hâlâ yakıcı bir anlam içermektedir: Düşünce
geleneği tarihi var mıdır Geleneksel düşünce başlığı altında toplanabilecek
bir takım çalışmalar, eserler, araştırmalar, incelemelerden söz edilebilir.
Bunları düşünce geleneği babında kavramaya çalıştığımızda, ister istemez
birtakım sorunlara da kapı aralarız.
Düşünce alanındaki bu disiplin eksikliği, pek doğal olarak
siyaset alanında da yansımasını göstermektedir. Deyim yerindeyse siyaset
geleneği süreci zihnimizde yeterince belirginlik kazanmadığı için, geleneksel
siyasetleri vazgeçilmez şart ve zaman değişkenlerini hiç hesaba katmadan,
kendine özgü kalıplar, değerler ve söylemler temelinde kabullenip yürütmeye tüm
gücümüzle abanıyor, yeni bir dünyanın dayanağı olur diye bel bağlıyoruz. Gözden
ırak tutulmaması gereken eleştiriyi, yeniden değerlendirmeyi ve yorumlamayı da
yapma gereği duyamıyoruz. Sanıyoruz ki, geleneksel siyaseti eksiksiz, sadakat
ve feragatla koruyup uygulamaya geçirdiğinizde, yeni şart ve zamana bağlı
sorunların üstesinden ve hemencecik geliriz. Özellikle sağ ve muhafazakâr
olarak tanımlanan siyasî partilerin bir türlü ayırdına varamadıkları, siyaset
geleneği ile geleneksel siyasetin özdeş olduğu büyük yanılgısıdır. Mesela
50-60 döneminde oluşmuş ve belli bir kimlik kazanmış, DP, kendi geleneksel
siyasetiyle bir anlam ifade eder ve bütünüyle tarihsel bir olaydır. Tarihsel
bir olayı yeniden değerlendirmek, yorumlamak bize bir bakış açısı sağlayabilir
ama yeniden canlandırmak, hele aynıyla var kılmaya uğraşmak, sadece anlamsız
bir gelişim olmaktan öteye gidemez.
Millî Görüş’ü bir siyaset geleneği sürecine yerleştirerek
kavramaya çalışmak bize yeni bir bakış açısı, bir ufuk kazandırabilir. Ama
geleneksel siyaset diline indirgeyerek onu okumaya yönelttiğimizde, umulmadık
güçlükler içinde kendimizden uzaklaştırma talihsizliğine sürüklenebiliriz. Bu
herhalde siyasal fatalizm olarak nitelenebilir. Tıpkı bugünkü iktidar
partisinin geldiği nokta gibi.