Sistemin alternatifi Millî Görüştür

Abone Ol

Türkiye’de ve dünyada yaşanan gelişmeler iyi izlendiğinde hâkim sistemin hızla tıkanmaya doğru gittiği görülecektir. Hâkim medeniyet anlayışı yeni hiç bir şey üretemiyor. Yüz yılda bir, bir önceki yy’da İnşa ettiği sistemi kendi dünya hâkimiyetini garanti altına alan ilave düzenlemelerle sürdürmeye çalışıyor. Bunu da büyük oranda zor kullanarak ayakta tutuyor. Liberal demokrasi adı altında kendi sömürü sistemini yerel aktörlerin desteğiyle devam ettirme çabasında. İçinde bulunduğumuz yy’ın başinda başvurduğu yöntem gene değişmedi; öncekileri aratmayacak tarzda kan ve gözyaşına dayalı, yalan perdesiyle gizlenmiş sinsi hedefler içeriyor. Dilerseniz günümüz dünyasında yaşananlara bir göz atalım: ABD ve müttefikleri Afganistan ve Irak işgalinden sonra farklı gerekçelerle gene İslam coğrafyasına yöneldiler. Arap Baharı diye adlandırılan gelişmeler Tunus ve Mısır’da halk hareketi şeklinde başlayıp diktatörlerin yönetimden ayrılmasıyla sonuçlandı. Libya ayağı müdahale ile istenilen neticeye kavuşturuldu. Yemen, Bahreyn gibi ülkelerde meydana gelen kanlı çatışmalar bir netice getirmedi. Şimdilik son durak olan Suriye’de ise, bahar olarak takdim edilen gelişmeler tam bir kaosa dönüşmüş durumda. Burada işler Libya’daki kadar kolay olmadı. Halka büyük bedeller ödetildi ve hâlâ ödetilmeye devam ediliyor. Suriye diktatörü ve dış destekli muhalifler kan dökmeye devam ediyorlar. AK Parti hükümetinin tutumu hayra hizmet etmiyor. Ülke içinde kan döken örgütle masaya oturulup silah bırakmaları sağlanırken, komşudaki muhalefetin silahlı mücadelesinin desteklenmesi nasıl izah edilebilir Eli kanlı diktatörün gönderilmesi için silahtan başka seçenek yok mu Hak ve adaletten yoksun olan dünya sistemi büyük bir krizin tam orta yerinde bulunuyor; bundan sonraki evre çöküş olacaktır. Ülkemizde yaşananlara gelince... Burada da dünya sistemine paralel bir uygulama söz konusu. “Bizi biz yapan” değerler bir yana bırakılmış, içeride ve dışarıda “evrensel normlar” diye açıklanan vahşi uygulamalar referans alınarak hareket ediliyor. Dış politika hâkim sistemin paralelinde yürürken, ekonomide de aynı istikamette adımlar atılıyor. Piyasa ekonomisi adı altında küresel sisteme eklemlenmiş bir uygulama yürürlükte. Hükümet, hatalı Suriye politikasından vazgeçmiyor; kısa vadede sonuç çıkmayacağını gördükleri için bu defa aleni olarak dış müdahale talebinde bulundular. ABD’nin yeni Dışişleri Bakanı John Kerry iki ayda üç defa Türkiye’yi ziyaret etti.

Sayın Başbakan kalabalık bir heyetle ABD’ye gitti; Obama’yla görüştü. Özellikle Suriye konusunda istediğini alamadığı konuşuluyor. PKK ile sürdürülen doğrudan görüşmeler netice vermiş görünüyor. Bölgede şimdilik bahar havası esiyor. Bülent Arınç başkanlığında bir heyet İsrail’le bir süreden beri gergin olan ilişkileri normalleştirmek için derin çalışmalar yürütüyor. Mavi Marmara mağdurlarının sesine kulak veren yok tabii. Çılgın proje Kanal İstanbul, üçüncü köprü, üçüncü havaalanı, yat limanı, biokent gibi projeler piyasalarda işlerin yolunda olduğu kanaati uyandırmaya devam ediyor. Gerçekte ise tam tersi bir durum söz konusu. Tekstilde zincir mağazalar dahi iflas erteleme işlemleriyle meşgul; fon kullandıkları bankaların haciz kararları, AVM’lerde oluşan derin kriz, yabancı devlerin ülke insanını epeyce mağdur ettikten sonra peş peşe açıkladıkları Türkiye’den çekilme kararları... İnşaat sektöründe durum farklı değil. Tekstildekine benzer bir şekilde arka arkaya duyulan iflas haberleri, TOKİ’nin devlet gücünü arkasına alarak giriştiği piyasada kimseye ekmek bırakmayacak şekilde hareket etmesi... Küçük işletmelerde de benzer durumlar söz konusu. Tarım ve Hayvancılık sektörü sos veriyor. Başbakan’ın deyimiyle “Cumhuriyet tarihinin en büyük desteği...”ne rağmen bu sektör sürdürülebilir olmaktan çıkmış vaziyette. Özellikle tarım ve hayvancılık konusunda hükümet ne yaptığının ya farkında değil ya da ipin ucunu kaçırmış durumda. 2010 yılı Haziran ayında yatırımı teşvik etmek için faizsiz kredi seçeneği sundular. İki yıl ödememiz, yedi yıl vadeli kredi; Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya yapılacak yatırımlar için ise, yüzde kırka varan hibeler açıkladılar. Buraya kadar her şey iyi gözüküyor. Problem bundan sonra atılan yanlış adımlarda. Bir yanda hayvancılık bitiyor, ülkede et ve süt üretimi durma noktasına geldi diye geniş teşvik programları açıklanıyor, sektöre yeni yatırımcı davet ediliyor; öbür yanda henüz üretim başlamadan, önce süt tozu arkasından da kasaplık canlı hayvan ve parça et ithalatına izin verildi. Et Balık Kurumu ve özel sektör yüz binlerce büyük baş ve küçükbaş hayvanla milyonlarca ton parça et ithalatı yaptılar. Aynı anda süt ürünleri üreten fabrikalar dışarıdan ithal ettikleri süt tozu ile dağlar kadar stok oluşturdular. Yurt içinde üretilmekte olan yem miktarı bu talep patlaması karşısında yeterli olmadığı için bu defa yurt dışından saman, yonca gibi kaba yem ithalatının önünü açmak mecburiyetinde kaldılar. Yurt dışından et, süt, peynir ithal etmeyelim diye çıkılan yolda, sonuç olarak süt yerine peynirin hammaddesi olarak kullanılan süt tozu, kasaplık hayvan ve yem ithalatı da yapılmak mecburiyetinde kalındı. Yerli üreticinin ürettiği sütün ve etin maliyetini dahi kurtarmadığı gerçeği ise hep görünmeden gelindi. Biz bunları kuru muhalefet olsun diye yazmıyoruz. Yapılacak küçük bir araştırma sonucunda bundan daha vahim bir tabloya karşılaşılacağı görülecektir.

Fetih coşkusunun yaşandığı bu günlerde silkinmek, kendimize gelmek, yaşadığımız olumsuzluklara çare üretmek ve farkındalık oluşturmak mecburiyetindeyiz. Çaresiz değiliz; çare var ve çare Millî Görüş’tür.