Sırlar zihnimizin arka bahçesinde saklıdır. Onları
gözümüzden dahi esirger kimseler bilsin istemeyiz. Sır bilip sakladığımız
şeyler duyulduğunda gözden düşebileceğimizi düşünür ve korkuya kapılırız.
Gözden düşmenin insanlarla ilişkilerimize zarar getireceğini biliriz. Arka bahçenin anahtarı elimizdedir, buraya
bizden başkası giremez. Gece karanlığında kapıyı açar ve sessizce girdiğimiz
olur. Böyle durumlarda uçsuz bucaksız bir dünyaya açılırız. Sırlarımızın kimisi
içimizi acıtır, kimisi yüzümüzü kızartır, kimisi tozpembe renklere boyanmıştır.
Saklamak isteriz, çünkü içinde hatalarımız, kırdığımız kalpler, acıttığımız
gönüller ihmal ettiğimiz sorumluluklarımız vardır. Örteriz, insanlardan saklar
ve halimizi Allah a arz ederiz.
Sırlarımızın taştığı zamanlar da olur. Böyle zamanlarda
onları emanet edebileceğimiz birini arar anlatıp rahatlamak isteriz. Sonra
ender bulunan bir mücevher gibi sakladığımız o sırlarımızı, güvendiğimiz bir
arkadaşımıza verir ve saklamasını isteriz. Fakat o andan itibaren içimize bir
kuşku düşer. Ya birine söylerse, ya ifşa ederse. Ama artık sır verilmiştir.
Kuşkularımızın gerçeğe dönüştüğü anda ise sırlarımız dilden dile dolaşmaya
başlar. Bu saatten sonra keşke söylemeseydim dememizin bir anlamı yoktur.
Sırlarımızı bir emanet bilip saklayanlar da vardır ama eğer emaneti ehline
vermemişsek hayatımız biranda değişebilir.
Yıllanmış sırlar ortalığa döküldüğünde yuvalar yıkılır,
dostluklar biter, komşuluklar zayıflar, kardeşler birbirlerine husumet kesilir.
Sırlar açıldıkça yeni sorunlar ortaya çıkar ve insanlar sevdiklerini sevmez
olurlar.
Sırlarımızı güvendiğimiz kişilerle paylaşmaya ihtiyaç
duyarız. Fakat sır verildikten sonra hayatımız için riskler de taşıyabilir.
Sırların gizli kalması ise ortaya çıkacak sorunların önünü keser ve kişinin
halini yalnızca Allaha arz etmesini sağlar. Allah her şeyi gören ve bilendir.
Ve hiçbir şey O nun için sır değildir. Bu nedenle halimizi insanoğlu insana
değil, Allah a havale edip affına sığınmamız daha doğru olur.