Sanki İstanbul a bir başka millet gelmiş. Zevki hiç
1500 lü yıllara uymayan. 1900 lü yılların adamında bir geri kalmışlık. Zevk,
estetik, incelik, sanat hak getire. Ah o gün ciğerlerim ağzımdan gelecekti
acıdan. Üstelik internetin haber verdiği okulun arkasındaki adrese ulaşsak da,
güvenliklerin hepsi böyle bir camiden habersizdi. Derken o siyah yüzünde beyaz
saçları ile el arabasını iten in mi cin mi olduğu belli olmayan yaşlı zat
yetişiyor yardıma bereket.
Takip edin beni, oraya gidiyorum diyor.
Eski mezarlıklardan geçerek, adamı takip ediyoruz.
Mevlana kapının kemerlerini anlatamıyor elbet navigasyon. Vardık ama yıkıldık,
1900 lü yılların adamı ne çirkin işler açmış başımıza. 1500 lü yılların zarif
camisini yıkıp bir gecekondu yapmıştı yerine.
Acem Ali nin kemikleri sızlamıştı mezarında.
Külliyenin tek orijinal aksanı, şadırvanın zarafetinden
de mi utanmaz çağdaş adam.
Kar taneleri gibi uçuşan rozetlerini ve zarif kum
saatlerini mermerle mühürleyen o nezaketten de mi ar etmez. Ya da hazirenin
prenseslerinin başındaki taştan duvaklardan ve şakayık ile lalelerden de mi
hicap duymaz. Kayrevan şehrinin incisi, Sîdî Ukbe Camii, söyle derdimi kime
yanam. Zeheb ve Karmatu sokaklarının sarmaladığı Sîdî Mahrec Camii.
Bir yıkım ki, yaşadığımız.
Gide gide gerilediğimiz.
Sır kâtibim olur musunuz, Sırça Saray ya da Konya dan
Sırçalı Medrese, az kulak ver derdime. Sırlı tuğlalarınız ve mozaik
çinileriniz, üzerinde sadece şeffaf sırlar taşımadı asırların zevklerini de
kilitledi bu sırlar.
Tamamı çinili bir güzellik abidesinden elde çok az kalan
da bile devasa görkem. Firuze, patlıcan moru ve kobalt mavisinin düş kadar
güzel ritmi.
Satrançlı kûfi yazılar, örgülü kûfileri ne kadar
seyredesin ki usanasın. Ana eyvandaki kitabede mimar Muhammed et-Tûsî.
Kenger başlıklı sütunçeleriniz.
Anadolu Selçuklusunun geometrik desenleri, kapalı
yıldızları, palmet ve rumîleri. Taş döşemeli avlunun ortasındaki havuzu hiç
ihmal etmeyen zarafet.
İstanbul un şaheserinde yüreğe üflenen sırlarla; sülüs,
nesih, celi yazılarla dertleştiğim.
Abanoza, bağaya, sedefe böcek girmez. Estetik sanat
zevkimizi kimler köreltmiş, hangi kuduz salgınlara kurban verilmiş. Bir mabedin
bırakın mihrabını, minberini; daha adım atılan kapısını, pencere kapaklarını
mücevher gibi işleyen o zevk sahibi zihniyet. İncisini saklayan sedef, fildişi,
gümüş ile kaplumbağa kabuğuna karanfiller, kabaralar çizen yürek. Firuze
çinisine altın harflerle, emaneti ehline veriniz ha.
Ah büyük estetik.
Yegâhtır, buseliktir.
Bir de o incileri, sedefleri görmek istemeyip kendisine
mezar kadar çilehane inşa eden büyük âşık. Merkez Efendi nin Çilehanesi bir gün
kurtulabilirse bakımsızlıktan, belki biraz adam olup kendimize gelebiliriz kim
bilir.