Sinop sabahına uyanmak

Abone Ol

Sİnop havaalanı küçük bir otobüs terminali gibi. Hiçbir kargaşa yok. Hava puslu. Yağmur yağmamak için nazlanıyor.

Bize refakat eden Sinop Üniversitesi öğretim görevlisi Tuna Kuzucan daha önce hiçbir ön görüşme yapmadığımız halde bizi hemen tanıyor.

‘Helal olsun’ diyorum, ‘o kadar kalabalık içerisinde bizi hemen tanıdın’. Edebiyatçılar yürüyüşünden anlaşılır abi diye karşılık veriyor.

Sinop’a ilk kez gelenlerde şöyle inceden inceye etrafı ve insanları süzme refleksi dikkat çekiyor.

Önce bir anlam veremiyorsunuz buna. Bu durumu Sinop’un yerlilerine sorduğumuzda “Sinop mutlu insanı ile meşhur. Buraya ilk gelenler, “acaba gerçekten öyle mi ” diye yüz okumaları yapıyorlar diye yanıtlıyorlar.

Bana kalırsa yüz okumaya falan gerek yok, şehirde şöyle bir dolaştığınızda bu asude hava hemen sizi etkisi altına alıyor.

Bu şehrin sanki taşı toprağı bile mutlu.

Sokaktaki kediden daldaki serçeye kadar herkesi halinden memnun.

Çünkü herkese yetecek kadar mutluluk var.

Kanaat ekonomisi kendini hissettiriyor.

Yolları biraz bozuk ama yolsuzluk yok.

Sırıtan bir yoksulluğa rastlamadığınız gibi şımaran bir zenginliğe de şahit olmuyorsunuz.

Deniz Karadeniz’in bütün ihtişamını sergilercesine orada her zamanki yerinde duruyor.

Şu an bu satırları yazdığım otelin adı “Ahmet Muhip Dıranas Uygulama Oteli” .” Ah! “diyorum keşke Ahmet Muhip Dıranas’ın şiir dünyasını da uygulayan birileri çıksa.

Bir yandan da kendimi ardışık bir şaşırmaya hazırlarken otel çalışanlarından Tuna Kuzucan’a  soruyorum: Neden Ahmet Muhip Dıranas’ın ismi bir kültür merkezine verilmedi de otele verildi diye. Bu daha bir başlangıç, ‘o da olacak abi’ diye cevap veriyor Tuna Bey.

Bu arada otelin hakkını da teslim edelim, zira mini bir Ahmet Muhip Dıranas müzesi oluşturmuş adeta. Söz tabelada kalmamış.

Buraya Sinop Üniversitesi’nin davetlisi olarak geldik.

“Bir Soylu Eylem olarak okumak ve Cemil Meriç” üzerine konuşacağız.

Mahmut Bıyıklı, Bünyamin Yılmaz ve Milli Gazete yazarı Fatma Gülşen ile birlikte son hazırlıkları yaptık.

Okumak için Sinop’a gelip de Rıza Nur Kütüphanesi’ni gezmemek olur mu

Bunu da bir kenara yazdık.

Kütüphanelerin artması hapishanelerin azalması ya da kapanması demek.

Sinop bu anlamda mutluluk patentine uygun bir kent olduğunu Sinop hapishanesini müzeye çevirerek göstermiş.

Sabahattin Ali’nin “geçmiyor günler geçmiyor” diye yazdığı hasret kokan dizelerde Karadeniz’in haşin dalgalarının sesini işitiyoruz.

Şimdi Sabahattin Ali’nin çile çektiği hapishane odası eşyalarının ve şiirlerinin sergilendiği bir müze olmuş.

Şiir bu yüzden yakışıyor Sinop’a.

Sabahattin Ali’nin çilesi, Ahmet Muhip Dıranas’ın ‘Fahriye Abla’sı, Güven Turan’ın sessiz senfonisi bu şehrin mutluluğuna dâhildir.

Elbette Sinop’u kendine mesken seçen, Seyyit Bilal’in gölgesinde serinleyen şair Ayşe Sevim’i de bu mutluluğa ortak ediyorum.

İki yıl evvel “Sinop/sis” şiirini yazmıştım bu kentin ayak ucunda, Türkeli’nde. Sisli bir havada Sinop’un perçemi alnına düşmüş utangaç çocuk manzarası etkilemişti beni.

Bu kenti yönetenler eminim çok şanslıdırlar. Öncelikle Sinop valisi sayın Dr. Yasemin Özata Çetinkaya bu mutlu kenti kültürel hazlar ve bedii zevklerle buluşturup tanıştırmak için çok büyük bir şans.

Adli vakaların olmadığı, trafik lambalarına gerek duyulmadığı ve halkın trafikte medeni ilişkilerle anlaştığı, yaz sezonunda bol miktarda kente misafir geldiğinde anonsla misafir araçlara park yeri ve geçiş önceli ve inceliği yapılmasının hatırlatıldığı bir şehir de yaşamak şöyle dursun bir gün geçirmek çok büyük bir bahtiyarlık olsa gerektir.