Düşünce alanında sembollere başvurmak, sonuçta, düşünme olgusunun özünden ya da mahiyetinden kaynaklanır. Bir bakıma zorunluluktan doğar. Öyle ki, düşüncenin zihinden dış dünyaya yansıması, kaçınılmaz olarak, simgeyi kullanır. Simge dil, kelime, kavram biçiminde olabileceği gibi, renk, ses, mimik, beden dili vb. şeklinde de olabilir. Simgelerin işaret ettiği nesneler ya da varlıkların mahiyetleriyle bu mahiyetlerin algılanması, başlı başına bir sorun olarak ortaya çıkar. Ayrıca simgelerin anlamlarının bir insan için ifade ettiği anlamların farklılığı bir başka sorunun doğuşuna neden olan kaynaktır.
Bir bakıma düşüncenin hareket yoluyla somutlaştığı siyaset alanında simge, alabildiğine başvurulan ve yoğun anlam ya da algı farklılıklarında, hatta ayrışımalarında sıklıkla kullanım imkanına sahiptir. Gerçekten siyasette, basit ve sıradan bir tarzda yapılan bir davranış, söz, biçim binbir anlam içerdiği gibi, birbirine tam karşıt algılamalara da neden oluşturur. Böyleyken simgeler siyasetin adeta mahiyetini oluşturmada etkin olduğu kadar, gücünü arttırma ve azaltmada da o kadar etkinliğe sahiptir. Nitekim siyaset bilim ve felsefecilerinden bazıları, mesala Lasvelle gibi, siyasetin mitik simgeleri kullanmada önemli derecede yararlandığını savunurlar. Hatta Cassirer, devlet olgusunu da, simgenin yoğun ifade gücüyle gerçekliğe yansıtıldığı için "mitos"a bağlar.
Türkiye de siyaset, işlenmemiş, handiyse tavsiye edilmemiş bir simge anlatımına başvurmakla birlikte, gerçeklik ile algılama olgularını hoyrat bir şekilde yapı-bozuma uğratma alışkanlığıyla deyim yerindeyse, malüldür. Kimi zaman gerçekliği, sözgelimi bir olayı, olguyu ve durumu, mitik bir dünya öğesi gibi algılamakta ve takdim etmektedir.
Buna çarpıcı bir örnek olarak AB-Türkiye ilişkisi verilebilir. Çünkü AB ve Türkiye nin olgu olarak gerçekliğiyle bu gerçekliklerden kaynaklanan algılamaların ne derecede farklı oldukları, bugün gelinen noktada daha açık seçik gözlemlenebilmektedir. Bunun elbette irdelenmesi, bir nedeninin olduğunun araştırılması, yönteminin ve sonucunun yanlışlığının sorgulanması gerekir.Bu gereğin yerine getirilmesini istemek ve beklemek, Türkiye de siyaseten muhal sayılabilir, ama düşünce bakımından kaçınılmazdır. Özetle söylemek istenilirse "Avrupa", bir olgu gerçekliği içinde değil, mitik bir gerçeklik bağlamında algılandığından, mesela diplomasinin ilke ve kuralları hesaba katılarak ilişki yürütülememiş, sonuçta hüsran benzeri bir duygu yıkımı yaşanılmaya başlanmıştır. Daha elim ve feci olanıysa, iktidarın (İktidarların aynı zamanda) sebeb-i hikmetini, varlık şartını olduğu gibi, icraatının kıstasını da, mitik bir algıya dönüşmüş AB ile ilişkiye bağlaması olmuştur. İktisadi-siyasetini IMF vekâletinde emperyal sermayenin istem ve güdülemesine bağlaması halinde bir siyasi iktidarın, ülke, toplum ve devleti götüreceği yer, herhalde bağımsızlık, özgürlük gibi değerler menzili olmaz.
Hangi düşünce ve siyasal eğilimle olursa olsun 14 Nisan da gerçekleştirilen toplantıyı bir de simgesel ve gerçeklik ilişkilerinin doğru ve yanlış algılama bağlamında irdelenmesinde sayısız yarar vardır.