Evet, kavga sürüyor, kavgada yerin yoksa sofrada yerin yok ile "Varlığını bilinmezlik toprağına göm; gömülmeyen şey nabit olmaz!" sözü arasındaki bir Müslümana ne diyebilirim ki? Taşlar her zaman bağlı, köpekler her daim özgür! En başta da nefs köpeği... Sıkıysa kavga etme! Abdüssamed‘cim, dünya her daim aynı dünya. Konuşanlar değil kavga eder gibi okuyanlar bu dünyayı ayrıştıracak bölenlerine. Denemek lazım...
Zeki Bulduk‘u her daim kitaplarla birlikte tanıdık. Duruşu, mazlumların yanında konumlanmayla çok ilintili. Profesyonel dünyaya fazlasıyla tepkili. Dost ve içten. Öyle rahata alışmalar, mücadele etmemeler Bluduk‘un kitabının olmayan sayfalarındadır. "Basılmamış romanım ve hikâyelerimi de düşünürsek, aslında muteber olanın görüntü olduğunun da ispatı. Yani simgeler halinde varız; eserlerle değil. Sahadakilerin birçoğu eserleriyle değil, sloganlarıyla ve taraftarlarıyla varlar. Kimsenin bir romanın analizine ya da bir düşünsel metnin kritiğine ayıracak vakti yok!" diyecek kadar da dürüst.
* Edebiyat Fakültesi‘ne ne zaman kayıt yaptırdın abicim?
93‘ün güzüydü...
* Çokları gibi 4 yılda bitirmediğini biliyorum okulu. Nasıl oldu? Evlendin mi bu arada? Hem evlilik, hem iş... Galiba okula boş zamanlarında anca uğrayabiliyordun?
Evet. Yedi yıldır uğramadım yurduma nakaratını severim o türkünün. İş, evlilik, İstanbul âlemi... Okula açıkçası birkaç dostu görmek, kantinde sigara içmek, arada bir dergi çıkarmak ve bazen de sınavlara girmek için uğrardım.
* Arkadaş ortamların nasıldı acaba? Kimlerle oturur kalkardın, neler yapardınız?
Yalnızlığı mecburen sevdim... Lakin o günlerden bugüne Bilal Sert, İrfan Özen, Ahmet Öz, Asım Gültekin, İsmail Kılıçarslan yakın olduğum arkadaşlarımdı. Sanat âleminin dışında ise gönül ehli dostlarım vardı. Lakin bizimki biraz "kankalıkmış" ki o yıllarda kaldı işte.
Aşk dersen, ben Fuzulî değilim derim
* Hergele‘den ve havuzlu bahçeden ya da kavgalardan, aşklardan bahsetsek biraz...
Habbab vardı. 28 Şubat döneminde canını yaktılar gönül dostumun. Yalnız başına bir dergi çıkarırdı fakültede. Başörtüsü eylemleri sırasında bir baktım yanımda. Selam hoş beşten sonra arkadaşların arasına katıldık ve bizim fakültenin dekanlığına doğru yürüdük. Öyle ki dekan efendi sahneye çıkıp bir şeyler söylemeye başladığında eylem yapan arkadaşlar "en büyük dekan bizim dekan!" cinsinde sloganlar atarken biz Habbab‘la pek acıklı bakıştık... Zaten dekan da slogan atan arkadaşların ağzına şamarı atmıştı:" Benim lehime ya da aleyhime slogan atamazsınız!" diye. Kavga edecektik ama ne karşımızda adam akıllı düşman ne de yanımızda sonuna kadar gideceğimiz "aklıselim" dost vardı. Havuzlu bahçe... Tam havuzun yanında birçok görüşten insanın bir tek söz etrafında birleştiği bir güne şahit oldum: Hak! O günden sonra da o havuzun başında bir birleşme ya da merhabalaşma görmedim. Aşk dersen... Ben Fuzuli değilim, derim. Hem o fakültede âşıkların adları amfilere verilmiş âşıklarsa çoktan göçmüş gitmiş canım.
* Üniversite hayatının okumak için en verimli ve en müsait zamanlar olduğu söylenir. Biraz da öyledir galiba. Sen neler okuyordun tahmin edebilmekle birlikte yine de öğrenmek istiyorum.
Valla asıl lise yıllarında okuduğumu düşünüyorum. Üniversitede ise daha çok tartıştık ve yeni adalar keşfettik. Foucoult, Chomsky, Said, Egılton, Wannegut üniversite yıllarımın armağanıdır. Sartre, Camus, Fanon, Şeriati, Dostoyevsky, Oğuz Atay, Yaşar Kemal, Atılgan... Yani şimdi döküm yaptırma bana! Zaten fakültenin son yıllarında Akmar önüne kitap sergisi açmışım. Şunu okudum şunu okumadım demek abes geliyor bana. Ha şu var; sağcı ve devletçi solcu yazarları okumanın zekâya ziyan olduğunu lise ikide öğrenmiştim.
* Bir sürü kitap ve yazı yazdın. Ancak (epey) bir süredir susma orucu tutuyordun sanki. Şimdi tekrar sahalara döndün. Bu ara neyin arasıydı?
Günümüz dünyasında "saha" tabiri doğru tabir. Ama ben yine de "pazar" tabirini kullanacağım. Bu pazarda param geçmediği halde tezgâh açtım. Suskunluklarım oldu. Küsmelerim. Kaleme kırılmalarım. Yazarlara sitemlerim falan... Ama keşke yazma ve susma orucu tutabilseydim keşke! Edebiyat bir saha içerisinde en artistik hareketleri yapanların revaç bulduğu bir alana dönüştü. Savaş romanı yazandansa savaş videosu kaydeden ya da youtube‘de yayınlayan daha muteber bu sahada. Ya da cemaatlere sırtını dayayan yazarlar tıpkı kulüp başkanından torpilli futbolcular gibi muteber bu sahada. Yani sahaya inmiş değilim kültür haberleri yazarak. Basılmamış romanım ve hikâyelerimi de düşünürsek, aslında muteber olanın görüntü olduğunun da ispatı. Yani simgeler halinde varız; eserlerle değil. Sahadakilerin birçoğu eserleriyle değil, sloganlarıyla ve taraftarlarıyla varlar. Kimsenin bir romanın analizine ya da bir düşünsel metnin kritiğine ayıracak vakti yok! Fatih Altaylı kurnazlığında bir dünyadayız; seviyor musun, sevmiyor musun? Diyerek kestirip atılan düşünceler var. Ve insanların düşünmeye değil aceleden seçmeye ihtiyaçları var. Sanırım ben bu sahaları pek sevmiyorum.
O kavganın tam ortası
* Öğrencinin zengini olmaz gerçi ama parasız kaldın mı?
Çok şükür Allah deldiği boğazı boş bırakmaz. Buna inandım. Aç kalmadım. Bir şekilde karnım doydu. Okula gidecek bilet param olmadığı vakitlerim de oldu. İyi ki de oldu!
* Kitaplarını satın mı alırdın, kütüphaneden mi tedarik ederdin yoksa çalar mıydın?
Çaldırırdım. (gülüyor) Zira işin mutfağında olunca birçok kitap "hediye" olarak gelirdi. İlk yazılarımı Kitap Haber dergisinde yayınlamaya başladım. Haliyle kitap tanıtımları ve eleştirilerimi okuyan editörler bastıkları kitaplardan gönderiyorlardı. Gendaş‘ta musahhihlik yaptığım yıllarda Cağaloğlu daha cömertti. Ama yine de Kadıköy Bitpazarı, Moda Sahaflar Çarşısı ve Akmar Pasajı cevherleri topladığım yerler arasındaydı.
* Şimdi yeniden sıfırdan başlamak gibi bir mucize gerçekleşse ve fakülteye yeniden kayıt yaptırmış olsan ne değişirdi?
Aynı hataları ve aynı coşkuyu bulacak mıyım? Herhalde bulmam. Ama okulu bitirmezdim eğer Hergele Meydanı açılmasaydı. Mekânın değişmesi, insanın değişmesi yakınlaşma ve uzaklaşma sebeplerimizi de belirliyor. Okul, doğallıktan ırak, daha hijyenik, barbi bebek gibi duruyor orda. Ne Dadaloğlu avazı, ne Karacoğlan güzelliği ve bakirliği, ne Vedat Türkali devrimciliği, ne Tarık Buğra ve Tanpınar duyarlılığı... Ha şu var "yoklukta yok olmak için" o koridorlara dönülür ama "fenaya" erişilmez sanırım. Bak bir şey geldi aklıma. Ahmet Öz bir kavganın tam ortasında kalmıştı. Fakültedeki belki de son sağ-sol çatışmalarından biriydi. Polis içeriye girmemize izin vermiyor ve fakülte dışından yapılan faşistçe ve zalimce saldırıyı görebiliyorduk. Neredeyse otuz kişi üç kişiyi tepeliyordu on metre ilerimizde. Çok bağırdım, küfrettim oradan. Eğer, o sahne tekrar yaşanacaksa, geri döner, ne pahasına olursa olsun o kavganın tam ortasına girerdim.
* Abicim seni çok karizmatik bulduğumuzu, sevdiğimizi, itimat ettiğimizi biliyorsun. Bize öyle bir mısra, öyle bir cümle söyle ki aklımızı başımıza devşirelim...
Peter Veııs‘in bir şiiri vardı; Kavga sürüyor/Öğrenin bunu/ Öğrenin bunu/Öğrenin bunu, diye biten Che için söylenmiş. Evet, kavga sürüyor, kavgada yerin yoksa sofrada yerin yok ile "Varlığını bilinmezlik toprağına göm; gömülmeyen şey nabit olmaz!" Sözü arasındaki bir Müslümana ne diyebilirim ki? Taşlar her zaman bağlı, köpekler her daim özgür! En başta da nefs köpeği... Sıkıysa kavga etme!
Abdüssamed‘cim, dünya her daim aynı dünya. Konuşanlar değil kavga eder gibi okuyanlar bu dünyayı ayrıştıracak bölenlerine. Denemek lazım...
Yayıncıların üslubu korkutuyor beni
* Yeni kitaplar var mı ufukta?
Son üç kitabım başka yazarların eserleriyle fena çakıştı. Yani ya isimden, ya özden ya temadan... Mesela talibi çok basanı yok "Ayaküstü Sevişmeler" romanımda "unutkanlık virüsü" diye bir bölüm var. Eğer vaktinde basılmış olsaydı, Oya Baydar‘ın Çöplüğün Generali adlı romanında geçen Unutkanlık Virüsünden önce yayılacaktı dünyaya virüs... Kitap yazmaya korkuyorum! Zira özgün düşüncelerim bir yerlerde başka esvaplar içinde karşıma çıkınca yüreğim burkuluyor. Ayrıca yayıncıların dilini artık anlamıyorum. Üslupları korkutuyor beni...
Neyse soruya net cevabı vereyim; dertsizler için yok ama hüzne ve şiddete kesmiş bir dünyaya doğmuş okuyucularım için hazırladığım bir kitap var.
* Marmara Fm‘de cumartesi akşamları programın var. Arap müziğinin olmadığı bir dünyadan korkan bir yazar olarak bu program nasıl gidiyor?
Gitmiyor. Allah‘tan gitmiyor. Dünya yeterince yordu beni. Bir de yakınım addettiğim kurum, kuruluş ve kişilerin beni yormasına izin vermem sanırım nefsime zulm olsa gerek, deyip, o faslı kapattım. Ama müzik, Esaretin Bedeli‘nde olduğu gibi devam ediyor. Acılarımız ve de muhabbetimiz adına başladığımız programlar yarayı daha fazla derinleştiriyorsa, acı çekeni değil de tribünleri daha çok ciddiye alıyorsak; ekranda, mikrofonda ya da klavye başında olmamızın anlamı yokmuş Abdüssamed‘cim.
* Fakülteyle ilgili anlatmazsam olmaz be Abdüssamed dediğin bir anın?
Anı çok. Biraz daha yaşlanalım o vakit anlatırız... Geceleri çamaşırhanede çalışıp, gündüzleri bölüm kütüphanesinde uyumak güzeldi...
* Sigara da içmek serbestti tabi o zamanlar fakültede, ya başörtüsü?
Şimdi şu serbestlik meselesi beni biraz sıkıyor canım. Zira Özal ve Evren‘in lütfuyla okula gelmek bir çeşit hak tescili değildi. Lakin haremlik selamlık tarzı bölümlerimiz vardı. Ama düşünce namına, hareket namına ciddi oluşumlara şahit olmadım. Öyle ki "serbest" olan kardeşlerimin serbestliği ortadan kalkınca meydana dökülündü ve dökülenlerin birçoğu kayıplara karıştı. "Başkalarının Kanı" Simone‘nin en dokunaklı romanlarından biridir. Serbestinin ilgasıyla "başkalarının hakkını" da görür olmak bana tuhaf geliyor. O serbesti günlerinden birinde karakola götürülüyordum... Bir ablamız beni polisler arasında görünce yüzünü yere çevirmişti. Bu epizot ilginçtir ki o döneme dair resmimizi de veriyor. Yani bana bu konuda sormasan daha iyi olur. Hani deveye sormuşlar, neden boynun eğri, diye. O da, gözlerim de sürmeli, demiş... Yasak istek artırır, derler. Lütuf serebesti bizleri biraz kaygısız kılmıştı. Ne zaman ki kavga etmeyi, gerektiğinde başkası için de kavga etmeyi öğrenirsek o vakit bazı kelimler tadından yenmez olacak... Yılan bize dokunduğu gün ağıtlar yaktık, karalar bağladık. Sus payıyla, teville geçiştirilen günlerdi o günler. Beleşe konmakta diyebilirsin. Ha, sigara dersen, yasaksa yasak, içeriz yine de!
* Hocalarından rahmet (!) okuduklarını geçelim de ne iyi adamlardı dediklerin kimlerdi onları birlikte anabiliriz...
Tabii ki M. Fatih Andı. Onun dışında hakkını yememek lazım üzerimde emeği olan hocalarım da vardır. Derslerinde fazla bulunmasam da bir şekilde onlar da dersimi verdiler. Mustafa Özkan ve Muhammet Yelten hocalarım o ders vermeye meraklı büyüklerimden biraz ötede dururlar; her dem hürmet edeceğim kıymetli insanlardır.