Şiirimizde iki dinamik güç

Abone Ol

Bir toplumun duygu ve düşünce bütünlüğünün sağlanmasında edebiyatın, özel olarak şiirin nasıl belirleyici bir fonksiyonu varsa, toplumun var oluşunu temellendiren değer yargılarıyla inançların da şiirde böyle bir fonksiyonu vardır. Bunlarla hesaplaşmayan, temel değerlere karşı tavrını belirlemeyen bir şiir, daha genel anlamda kültür ve edebiyat anlayışı, toplum hayatında gerekliliğini ve etkinliğini koruyamaz; giderek önemsiz sayılmaya ve unutulmaya mahkûmdur.

Sanatın oyun yanı sanatçı ve toplumla ilgili her şeyin önüne geçerse kendiliğinden beyhudeleşir. Bunu fark eden öncü sanatçılar, her zaman belli dünya görüşlerini benimsemiş, zaman zaman bunun sözcülüğünü de yapmışlardır. Eserlerinde yaşadıkları zamanın nabzını tutamayan, toplumlarının talep ve sorularına cevap veremeyen sanatçıların yazdıkları ve söyledikleri ortaya çıkar çıkmaz ölü sayılır. Çünkü toplumda yankısı olmayan hiçbir estetik faaliyetin etik temeli yoktur. Bunun istisnası olamaz.

Toplumu diri kılan, onun sözcülüğüne soyunan, Sokrates in ifadesiyle at sineği gibi çevresini uyaran sanatçı tipi önemlidir. Bunlar bir zaman kendi içlerine kapanıp oluşumlarını tamamlamak için fildişi kuleye kapansa da bir zaman sonra ortaya çıkarak görüşlerini yansıtan eserlerini verirler.

Sorumsuz sanatçılar

Sorumsuz sanatçılar her toplumda görülür, sonra da lüzumsuzluğu fark edilerek unutulur. Fakat sanatın doğasında var olan oyun içgüdüsü, bazen şairleri ayartıp bir şey söylemeyen şiire yöneltir.

Böyle şiirlere talip sanatçılar tarihimizde zaman zaman görülmüş, Divan şiirindeki Sebk-i Hindî etkisi böyle bir anlayışla eser vermiştir. Tanzimat döneminden sonra da bu sorumsuzluğun Servet-i Fünun la bir akım haline geldiğini görüyoruz. 1950 den sonra ikinci Yeni şiiri de böyle bir anlayışın sonucu kendini göstermiş, 1980 den sonraki depolitizasyon dönemindeki sorumluluktan kaçış atmosferinde yeniden ortaya çıkmıştır. Bu anlayışı benimseyenlere göre şiir, genel olarak sanat şahane bir oyundur. Sanatçı bir şey söylediği zaman değil de, hiçbir şey söylemediği zaman önemlidir sanki...

Sorumsuz sanatçıların örnekleri her toplumda görülür. Orijinal olmaya çaba gösterirken estetik ölçüleri kaybederek marjinal olduklarının farkına varmazlar. Tuhaflıkta birbirine benzediklerinden aslında orijinal de değildirler. Her dönemde bir takım örneklerini, hiç bir şey söylememeye kararlı temsilcilerini gördüğümüz bu tipler, belli bir estetik seviyeyi koruyarak, ya büsbütün "ben suları"nın sorumsuz uyurgezerleri ya da yabancılaşmanın eksantrik ve egosantrik sözcüleri olarak ortaya çıkarlar.

Toplumun maşerî vicdanını temsil eden, kendine ve insanlığa karşı sorumluluğunu yerine getirerek çevresini sürekli diri tutan, bir inancı yüklenecek güçte, sanatçı yeteneğine sahip kişilerdir. Bunlar, sanat ve edebiyatın kültür hayatındaki öncülüğüne eş bir öneme sahiptirler. Kendilerini sürekli yenileyip dünya görüşlerinin sosyal ve siyasal yanlarını savunmaktan, sorumluluğuna da katlanmaktan kaçınmazlar. Bu yüzden de, topluma biçim vermek ve geleceğini belirlemek yönündeki çalışmaları kimi zaman kendi sınırlarını aşarak, duyarlıklarının niteliğine göre ya kahramanlık ya da ihanet şeklinde belirir. Unutmayalım ki, bir toplumdaki kahramanlar da hainler de dışardan ithal edilmez, ön plana geçen kişileri, toplumun belli dönemlerdeki kaygılarını ifade ettiklerinden de, içinden çıktıkları toplumun temel değerlerine aldıkları tavra göre adlandırmak yanlış olmaz.

Bu olgulara dikkat ederek, edebiyat tarihimizin son yüz yılına baktığımızda, bugün bile önemini koruyan örneklere rastlıyoruz! Bugünkü anlamda yabancılaşma sayılan batılı bir yeniliğin savunucusu Recaizâde Ekrem ile bu tarz bir yeniliğe karşı çıkarak geleneksel değerlerimizi savunan Muallim Naci arasındaki çatışma, Tanzimat tan beridir yaşadığımız ikilemin ilk önemli sözcüsüdür. Edebiyatın öncülüğünde gelişen iki dinamik güç, politikacıdan önce aydınını ve sanatçısını yetiştirdi. İlk olarak ortaya çıkan ve taraftarları açıkça beliren bu tartışmanın detaylarına inmeden yalnızca sonuçlarına bakmak bile, bize bunların niteliği hakkında fikir verir. Recaizâde Ekrem bütün Servet-i Fünuncularla Fikret in yolunu, Muallim Naci de bazı yanlarıyla M. Akif le Yahya Kemal in tuttukları yolu hazırladı.

Şiir ve fikir akımları

Cumhuriyet dönemi şiirinde ilk hece vezni neslinin "Eskiyi unut yeni yolu tut / Gençliğe umut budur çocuğum" gibi basit bir söylemi benimsemesi, Divan şiirinin tamamen terk edilmesine yol açarak Tanzimat sonrası sanat anlayışını egemen kılmıştır. Fakat bu dönemde gelenek konusunda ortaya çıkan çatışma da hiçbir zaman unutulmamış; biçim değiştirerek sürdürülmüştür.

19. yüzyılın sonlarında beliren bu iki dinamik gücün kaynağına indiğimizde, Batı Avrupa önündeki şaşkınlığın ve yabancılaşmanın edebiyatımızdaki ilk temsilcileri olan Tanzimat dönemi sanatçılarıyla karşılaşırız.

Şiir gücü yetersiz olan Şinasi ile ilk gençlik yıllarında gazeller söyleyen Nâmık Kemal in Ziya Paşa kadar da güçlü bir şiir dili geliştiremedikleri görülüyor. Tanzimatçıların nesirle de pekâla ifade edilebilecek fikirlerini manzum yazma ısrarı yüzünden şiirimizi soktukları çıkmazdan Abdülhak Hâmid kurtarmaya çalışmıştı, fakat onun şiirini anlamadan taklit ederek batılı bir şiir geliştirmek isteyen Servet-i Fünuncular büsbütün çıkmaza girdiler; topluma yabancılaştılar.

Gelenekten kopuşla övünen yeniliğin temelsizliği, klasik niteliklere ulaşmış bir şiir estetiğinde başarısızlığa uğramak korkusuyla beliren tepkilerin bozgunu daha temsilcileri hayattayken ortaya çıktı. Gazeteci ve tiyatro yazarı kişiliğiyle yepyeni bir aydın tipi oluşturan Namık Kemal, bir "medeniyet peygamberi" bulmak sevdasındaki Şinasi nin cenazesini bile görmek istemez; Ziya Paşa ile de "Harabat tartışmaları" yüzünden edebiyat tarihine geçmiş bir eski-yeni çatışmasına girer. O Namık Kemal ki, hem Vatan Yahut Silistre nin, hem de Celalettin Harzemşah piyeslerinin yazarıdır. Eserleri ve kişiliğiyle, hem Batı tipi bir hayatın, hem de bugünkü anlamda İslâmcılığın edebiyatta ilk güçlü temsilcisidir; ilk kavgayı da kendi içinde, zihnî hayatında yapmış ve bu ikilemi ortaya çıkarmış gibidir.

Recaizâde Ekrem - Muallim Naci çatışması bir medeniyet kavgasıydı. Tevfik Fikret - Mehmet Akif çatışması ise bir iman kavgasıdır. Milli Mücadele ile güç kazanan Millî Edebiyat anlayışının Cumhuriyetten sonra inkılâp edebiyatına dönüşmesi ise, şiir ve sanat faaliyetini de bir tür toplum mühendisliği durumuna soktu. Kısa süre sonra bu angaje edebiyat toplumdan büsbütün kopmuş oldu.

Cumhuriyet edebiyatından sonra ortaya çıkan Necip Fazıl la Nazım Hikmet birbirinden farklı dünya görüşleriyle dikkati çektiler, farklı fikir akımlarının öncüsü oldular. Bu şairler önce poetik sonra da ideolojik biçimlerde ortaya çıkan ruhçu ve maddeci dünyalarını çok farklı yönlerde geliştirirlerken; yüzyıllık çatışmayı 1930 lardan sonraki eserleriyle iyice belirlediler, Cumhuriyet döneminin inkılâpçı edebiyat ortamı, ikisinin de oluşumunu engelleyemedi; olsa olsa bir süre geciktirdi denebilir.

Toplumun tarihi değerlerinden uzaklaştırıldığı bir dönemde Necip Fazıl, bunların temeli olan imana; Nazım Hikmet de, bu imanın ortaya koyduğu değerleri inkâra yöneldi 1940 dan sonra da edebiyatımızın, özel olarak şiirimizin vazgeçilmez değerleri, bu iman karşısında alınan tavırla belirlendi. Bugün ruhçu ve maddeci temellere dayalı bu iki görüşün dinamik güçler saydığımız aydın ve sanatçı grupları vardır ve Türkiye nin geleceğine yön verecek kişiler de bunlar olmuştur.

Yeni bir yüzyılın eşiğinde, iki yüz yıllık şiir tecrübesi iki dinamik gücün öncülüğünde başka bir şekle bürünmüş, farklı mecralara girmiştir. Bunların hangisi tarihi kimliğimize ve şiir geleneğimize yakışır eserler verirse onun bizi temsil edebileceği ortadadır.