Fuzuli ve Baki edebiyatımıza o kadar nüfuz etmiştir ki; zamanlarında çok büyük şöhretleri olsa da diğer şairler hep bu ikisinin gölgesinde kalmıştır. Savaşların, mezheplerin, sarayların çekip çevirdiği edebiyat, bir bakıyorsunuz hepsine egemen bir mahfilde bağımsızlığını sürdürmektedir.
Birbirine ölümüne düşmanlık güden Şii ve Sünni dünyasında ise konu edebiyat olunca bu kemlikler erimiş pek çok Şii şair, Yavuz gibi Şii savaşları ile nam salmış bir padişahın yanında şerefle mukabele görmüştür. Bu şaşırtıcı konuma pek çok örnek verilebilir ama Habibi’yi anmadan geçemeyiz.
Akkoyunlu hükümdarı Sultan Yakub, Bütün Orta zaman Türk padişahları gibi, av eğlencelerini severdi. Bir gün yine ava çıkmıştı, yolda küçük bir çocuğun kuzular otlattığını gördü. Merak edip maiyetindekilerden birini, bu çocuğun yanına gönderdi. Mülazim küçük çobana sordu:
Bu kuzular kimindir
Zarif ve alaycı çocuk hemen cevap verdi:
Koyunların’
Köyünüzün büyükleri kimlerdir
Öküzler herkesten daha büyüktür.
Ben onu sormuyorum. Köye gelenleri karşılayanlar kimlerdir
İtler, köpekler! Senin gibi muhterem birisi köyümüze gelirse ona karşı çıkar.
Türk mülazim hiddetlenip Türkçe bağırır:
Ay ne çayaydum men seni!
Habibi buna da aldırmayarak şu cevabı verir:
Çapa gör ki yoldaşların gitti.
Bu konuşmadan memnun olmayan mülazım dönüp hükümdara geçen konuşmayı anlattı. Şiire, sanata, nükteye meftun olan Sultan Yakub, çobanın istidat sahibi olduğunu anladı, onu yanına alıp terbiye ve tahsiline himmet etti. Böylece sarayındaki pek çok Türk ve Fars şairleri arasına bu Türk çoban da katılmış oldu.
1470’li yıllarda doğan Habibi, Yakub’un himayesinde yetişmiş, onun ölümünden sonra Safevi devletini kuran Türk padişahı Şah İsmail’e intisap ederek büyük iltifatını kazanmış, hatta Melikü’ş-şuaralık mevkiine kadar yükselmiştir. Hatai mahlasıyla yazdığı Türkçe şiirleriyle edebiyat tarihinde de mühim bir mevkii olan Şah İsmail, İran da Şia-i İsna Aşeriyye mezhebini devlet dini olarak kabul etmekle birlikte koyu bir Hurufi idi. Habibi de koyu bir Şii- Hurufi dir.
Âşık Çelebi, Habibi’nin Sultan Bayezid devri sonlarında Türkiye’ye geldiğini yazar. Safevilerin Şia-i isna aşeriyye’nin devlet dini olarak kabülünden sonra birçok Sünni âlim ve şair Türkiye’ye hicret eder. Fakat Habibi zaten Şii ve Hurufi idi ama Şah İsmail ile aralarındaki bir husumetin onu Türkiye’ye aktardığını düşünmek olasıdır. Evliya Çelebi, Habibi’yi Yavuz Sultan Selim’in nedimlerinden olarak gösterir ki, yine edebiyata meraklı 1.Selim için rakibi Şah İsmail’e karşı da Habibi’yi himaye etmesi gayet normaldir. Habibi, İstanbul macerasında bir müddet meyhanelere takılır bu şiirlerine de yansır.
Azeri Türk edebiyat dairesine mensup bu meşhur şair, İstanbul da çok önemli şiirler kaleme almıştır. Tıpkı Nesimi ve Hatai gibi oda Hurufi mezhebinde bir şair olması Sünni tabakalar tarafından bırakın dışlanmasını büyük bir şöhret olmuştur.
Türkiye’de ve İstanbul’da Hurufilik 15. ve 16. asırlar arasında çok yayılmış, medrese ve tarikatlar, şiddetle karşı çıkmalarına karşın en yüksek sosyal zümreler arasına bile girdiğinden Habibi, Türkiye’de pek çok meslektaşlar bulmuştur.
İstanbul sosyetesi her zaman aykırılıklara, farklılıklara meraklı olduğundan o zaman da bu görüşler zemin bulmakta gecikmemiş.
Akkoyunlu, Safevi ve İstanbul saraylarında bulunmuş Habibi, bu saraylar arasındaki kültür münasebetlerinden etkilenmiştir. Fuzuli onun bir gazelini tahmis etmiş ve meşhur müseddesinde nazire yazmıştır. Latifi, onun kendisine has bir tarz ve üslubu olduğunu söyledikten sonra, “bu fende ferzane ve tarzında yegânedir” der.
Habibi’nin şiirinden tadımlık bir alıntı:
“Kıyamet kametünü gören eydür
Bela mıdır bu yahud kadd-i bala
Yüzünü her ki gördü Barek-Allah
Dedi zi hüsn içinde vech-i ziba
Yüzündür Cennet-i Firdevs-i a’la
Ki Ta-Ha okur anda Hak Teala
Şu kim tevhide kaildir Ehad der
Sana ey hüsn içinde ferd-i yekta
Hat-ı yakutunu can mushafında
Habiba dest-i kudret etti inşa
Vücudı Kainat’ın cümle sensen
Ey cüdu bi nihayet Fazl-ı Mevla
Hakikat sensen ol mazhar hakikat
Ki mazhardır sana ser cümle eşya
Eğer âşık ve ger ma’şuk sensen…”
Geniş Bilgi için bknz. Fuad Köprülü, Edebiyat Araştırmaları 2,s.526–572,Ank.2004.