Şeytanın mi̇rasçıları

Abone Ol

Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada, duvarı elleriyle tırmalayarak, depremzede bir kadını kurtaran Suriyeli gencin fotoğrafı ve kendisine yapılan ağır ithamlar yer almaktaydı. İnsanlarımız yerli alternatifleri oluşturarak asıl kahramanlar, “Şu başarılara imza atan Türk kardeşlerimizdir” gibi ifadelerle faşizan bir tavır sergiliyor,  Suriyeli mültecileri yerden yere vuruyorlardı. Ya kardeşim yıkıntılar altında kalan bir kişiyi kurtarabilmek için enkazı tırnakları ile kazıyan ve insani bir davranış sergileyen bu kardeşimiz bir teşekkürü de mi hak etmiyor? Bu ne kadar gaddar, ne kadar faşizan, ne kadar hasmane bir tutumdur! İyiliğin ülkesi mi olur, iyiliğin şehri mi olur, iyiliğin ırkı, rengi mi olur! İyilik koca yürekli insanların davranışlarında yeşerir ve bu kişiler hangi coğrafyada yetişirlerse yetişsinler takdir edilmeyi hak ederler. Tekrar ediyorum; iyiliğin ülkesi yoktur, iyiliğin bir ırkı, soyu da yoktur. İyilik bütün insanlığın sahiplendiği müşterek bir değerdir.

Bütün kültürlerde yapılan iyiliğe teşekkürle karşılık verilir. Zaten Suriyeli gence de bunun ötesinde bir şey de yapılmış değil. Fakat ülkemize ayak bastıklarından beri dışlanan, horlanan, aşağılanan Suriyeli kardeşlerimiz ne yaparlarsa yapsınlar bu faşistlerin nazarında hiçbir şey ifade etmiyorlar. Bu ırkçı faşistler kültürel değerlerini, yaşamsal kaynaklarını işgal eden, sömüren, talan eden Batılı zorbaların önünde eğilirken, mazlum Müslüman halkı yerden yere vurmaktan kaçınmazlar.

Küçük meselelerden büyük olaylar çıkarmaya, pireyi deve yapıp sonra da sütten çıkmış ak kaşık gibi kasılmaya hevesli bir toplumuz. Bizden olanlar onlarca hata yapar görmezden geliriz, dışladığımız, ötekileştirdiğimiz insanların ise küçük hatalarını devleştirir ve onları linç etmeye kalkarız. Bütün bunlar nesillere okul çağından itibaren telkin edilen ırkçı söylemlerin negatif yansımalarıdır. Doğuştan üstün ırk olduğuna kuvvetle inanan kişiler ötekileştirdikleri kimselere karşı son derece acımasız oluyorlar. 

Fransız ihtilali ile birlikte tetiklenen ve buradan da kültürel değerleri zayıflatılan İslam ülkelerine yayılan ırkçılık daha evvel birbirlerini kardeş olarak gören Müslüman halkları birbirine düşürdü. Ümmet şemsiyesi altında kardeşçe yaşayan halklar, birbirlerini faşist söylem ve yaklaşımlar üzerinden vurmaya başladılar. Birbirlerini etnik ve mezhepsel ayrışmaya tabi tutan halklar kültürel anlamda yoksullaştıkça işgallere açık hale geldiler.

Ülkemizde Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde temelleri atılan ırkçılık, çocuklarımıza üst bir kimlikmiş gibi aktarıldı. Daha evvel birbirlerini kardeş bilen ve İslam üzere yaşamayı bir sorumluluk olarak gören fertler artık buna gerek kalmadığına inanmaya başladılar. Buna göre Türk olmak zaten üst bir kimliğe sahip olmak demekti. Cumhuriyet’in kurulması ile birlikte kendine yer bulan üst ırk anlayışı eğitimli ve eğitimsiz her kesimi olumsuz yönde etkiledi ve Müslüman halklar sahip oldukları asli özellikleri yavaş yavaş kaybetmeye başladılar.

Cahiliye döneminde Arap toplumunda oldukça yaygın olan ırkçılığı Resulullah şiddetle yasaklamıştı. Zira insan ancak kendi emeği ile çaba gösterip elde ettiği hayırlı kazanımları ile değer elde edebilir, doğuştan getirdi imtiyazları ile değil.

İslam kardeşliği ilkelerini iman ve teslimiyet üzerine kurar. Fertlerin ırklarına, tenlerine ve yaşadıkları coğrafyaya göre değil. Buna göre eğer inanıyorsanız ve inandığınız değerler ekseninde bir araya geliyorsanız siz kardeşsizdir, birbirinizin yoldaşı, sırdaşı ve destekçisisinizdir. Burada size kimse hangi ırka sahip olduğunuzu sormaz.