Kendine özgü belirli özelliklere sahip insanların toplum ya da “kitle” tarafından benimsenmesi hemen mümkün olmaz, üstelik onun özellikleriyle pek ilgili olmayan nitelendirmelerde bulunulur. Birkaç yıl önce ölen Aytunç Altındal da dikkati ve olaylar arasındaki anlamlı bağıntıları yakalayabilip uyarıcı değerlendirmeler yapabilmesi bakımından böyle özellikler sergileyen bir “entellektüel”di. Davranış ve konuşmalarındaki nezaket, ihtimal Çerkez iç kültüründen beslenmiş olsa da, entelektüel kişiliğinin de bir göstergesi sayılmalıdır. Rahmet dileyerek onun “İngiliz” kişiliği ve kimliğinin ipucunu veren bir sözünün anlamlı, elbette önemli, olduğunu düşünüyorum: “İngiliz ipiyle asılacaksan bile on defa daha düşünülmelidir.”
Böyle bir hatırlatmaya gerek duyma nedeni geçen haftaki bir haber ve bu habere İngiltere Büyük Elçisinin diplomasi kural ve geleneğine bütünüyle aykırı sözlü bir tepkide bulunması oldu. Haberi ve ayrıntılarını geçen haftaki 11. Ağustos tarihli Milli Gazetede mutlaka okumuş, en azından duymuşsunuzdur. 12 Ağustos tarihli nüshada İngiliz Elçisi’nin haberi yayınlaması nedeniyle Milli Gazeteyi itham eden değerlendirmesi, aslında bizzat kendisi hakkında kendisinin verdiği bir hüküm niteliğindeydi: “Saçma ve Cahilce.”
Asgari diplomasi geleneğinde nezdinde bulunulan ülkenin iç meselelerine bir diplomatın taraf olarak katılmaması gerekir. Eğer, İngiliz Elçisi haberin doğru olmadığını açıklama gereği duymuşsa, bunu düzeltecek veya tekzip edecek yöntemleri kullanabilirdi. Bu, nezdinde bulunduğu ülkenin basın yayın ile ilgili kuralları çerçevesinde başvuracağı yasal hakkıdır da. Fakat Elçi diplomatik nezaketi bir tarafa atıp itham edici bir üsluba başvurmayı tercih etmiş, açıkça “saçmalamış” ve “cehalet”ini konuşturmuştur. Bizce, Dışişleri Bakanlığı’nın yapması gereken bir işlem söz konusudur ve ne yapılmıştır? “Persona non grata” (istenmeyen kişi) olmasa bile, en azından Bakanlığa çağrılması beklenir(di). Böyle bir şey yapılmış mıdır?
Milli Gazete, adliye çerçevesinde yeni bir kurum ve uygulama olarak düzenlemesi yapılmak istenen “Arabulucuk” dolayısıyla İngiliz Elçiliğinin eğitim hizmetleri ve masraflarını üstlenmesini önemine binaen haber yapmıştır. Gerçekten, Devlet’in olmazsa olmaz ödevlerinin başında adalet hizmetleri yer alır. Adalet hizmetlerinin düzenlenmesi ve uygulanması Devlet’in hâkimiyet yetkisinin özünü oluşturur. Dolayısıyla bir başka Devlet’in bu alanda yapacağı yardım bile olsa, hassas davranılması beklenir, aranır ve istenir. Milli Gazete’nin sorumlu yayın politikası böyle bir uygulamayı haber yapmayı, kamuoyunu bilgilendirmeyi ve en önemlisi sorgulamada bulunmayı gerektirir. Yapılan da budur ve bir uyarı amacındadır. Kaldı ki, Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Kurdaş, incelikli bir üslupla gereken açıklamayı yapmıştır.
Birçok olay yanında, sadece 1838 tarihli Osmanlı-İngiliz Ticaret Antlaşmasını hatırlamak bile yeterlidir. Bu konuda şu alıntılar üzerinde düşünülmelidir:
“Türkiye’yi, İngiltere’nin bağımlı tarım ülkesi haline getirmek için, İngiliz ekonomi politik üstatlarının çabalarına dahi ihtiyaç duyulmadı. İngiliz diplomatları, kapitülasyonların kaldırılması gereken bir dönemde, Osmanlı devlet adamlarına, serbest ticaret doktrinin kolayca kabul ettirdiler. Türkiye, 1838’de imzalanan ticaret antlaşmasıyla, ileri Avrupa ekonomisinin açık pazarı haline geldi. Böylece, ekonomi kendi yolunda devam edebilse mümkün görünen gelişme, engellenmiş oldu... Kapitalizmin bu taarruzu karşısında, Türkiye’nin Japonya gibi direnebilmesi olanağı yoktu. Coğrafi mevkii ve uyandırdığı iştahların şiddeti, buna engeldi. Yalnız bu şartlar altında dahi, Mahmut reformları, Rusya (o zaman Çarlık) ve Avusturya (o zaman Avusturya-Macaristan İmparatorluğu)’ı korkutuyordu: Nicolas I. başkanlığında toplanan Rus Gizli Komitesi, büyük telaş göstererek, Osmanlı İmparatorluğundaki bütün yenileşme hareketlerine, her türlü çareye başvurarak karşı koymayı kararlaştırıyordu. Metternich, İstanbul’daki sefirine aynı yönde direktif veriyordu. Ne var ki, bu telaş boşunaydı. Batı’nın ekonomik baskısı, İmparatorluğun güçlenmesine ve kalkınmasına zaten imkân vermeyecekti.” (Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni, Üçüncü Basım, Bilgi Yayınevi, Ankara 1969, s. 50-51)
Kısaca, Türkiye’yi açık Pazar yapan Ticaret Antlaşması’na en küçük direnme gösterilmemiş ve Büyük Reşit Paşa, “Türkiye’nin idam fermanını, kalkınma yolunu açacak bir belge diye imzalayacaktır.” (age, s. 51) O ve arkadaşları, “Bu muahedenin neticede memleketin sanayiini belini doğrultamaz bir hale getireceğini, devletin başına Düyunu Umumiye İdaresi gibi bir bela musallat edeceğini, elbette keşfedemiyorlardı.” (Yusuf Kemal Tengirşenk, “Tanzimat Devrinde Osmanlı Devletinin Harici Ticaret Siyaseti”, Tanzimat-1, MEB Yayınları, İstanbul 1999, içinde, s.289-320)