Seviyor / Sevmiyor?

Abone Ol

Allah ın seni sevip sevmediğini merak ediyorsan, seni

hangi işlerle meşgul ettiğine bak.

Sık sık akla gelesi bir uyarıdır İbn-i Ataullah ın bu

sözü. Birçok âlim de yıllar, asırlar önce hep bu konuyu dile getirmiş ve uğraş

halinde oldukları işlere dönüp bakmaları için insanları ikaz etmiştir. Peki,

bizler bu sözün neresinde duruyoruz

Cenab-ı Hak, insanı bir damla sudan yarattı. Onu, nice

karanlık evrelerden geçirerek büyüttü, büyüttü. Şekil verdi, suretine güzellik

işledi. Kaderini yazdı, kaderini kederden arındırdı. Yarattığı bu cana,

tertemiz olarak kendi ruhundan üfledi. Her şeyini bize göre, bizim için dizayn

etmiş olduğu bir âleme, bizi yaşamak için yerleştirdi. Bu âlemdeki yaşamımızı

sürdürmemiz için de, bazı uğraşlar ve meşakkatler bize yükledi.

Mesele basitti, O nun bize verdiği nimetlerden faydalanıp

O na şükrederken, aynı zamanda da O nun bizi sorumlu kıldığı dünya hayatı için

çalışacak fakat yalnızca O nun için yaşayacaktık.

İşte biz hep bu noktada kaybettik. Dünya nimetlerinden

sonuna kadar faydalandık. Doymayan ve tatmin olmayan bir nefisle, bize sunulan

hiç bir fırsatı kullanmadan bırakmadık. Okullar bitirdik, meslek sahibi olduk,

yetmedi. Evlendik, evlerimizi mobilya cenneti yaptık, yetmedi. Çocuklarımıza

dolaplar dolusu oyuncaklar, raflar dolusu kıyafetler aldık, yetmedi.

Mutfağımızda yeni gelecek bir tek küçük malzemeye yer yoktu koyacak, yetmedi.

Kitaplığımızda okunmayı bekleyen, dönüp yüzüne bakmadığımız yığınla kitap

vardı, o da yetmedi.

Hep daha fazlasına diktik gözümüzü. İş sahası daha çok

olan yeni bir bölüm açılmıştı, hemen orayı okumaya başladık. Mobilyalarımızın

rengi atmıştı, hemen yenisiyle değiştirdik. Öyle ya eskiyi götürene yeniyi

veriyorlardı; israf olmuyordu ki! Reklamlarda yeni bir oyuncak görmüştü

çocuğumuz, ertesi gün elinde olmazsa yetersiz anne- baba sayardık kendimizi.

Dolap üstüne dolap, raf üstüne raf attırdık

mutfaklarımıza, tüketim çılgınlığımızı içine koyacağımız. Okunmamış

kitaplarımızın üzerindeki tozları alacak bir temizlik maddesi üretilmemişti

belki ama yeni çıkan bir kitap rafımızda olmalıydı bizim. Arşivleme önemliydi

çünkü. Bir de tarih atarsak üzerine vicdanımız da rahat ederdi!

Hep verici bir Yaradanımızın olması, bizi hep daha

fazlasını istemeye sevk etti. O nun merhametli olduğunu bilmemiz, bize

verdiklerinde hep Halim sıfatını görmemiz, hareketlerimizin muhasebesini

yapmamaya bizi alıştırdı. Ama unuttuğumuz bir şey var ki o da, O nun hesabını

ahirete bırakmasıydı. Ne yazık, o zaman çok geç olacaktı!

Oysa her gün aynada gördüğümüz yüzümüz, gıdasızlıktan can

çekişen ruhumuz haykırıyordu bize Yeter artık! diye. Doy artık! diyordu

dünya sevgisine. Artık aslına dön, kendini tanı, kimliğini bul!

Sahi kimliğimiz neydi bizim Daha evren yaratılmamışken

oluşturulup dosyalarla elimize verilen müslüman kimliğimizi nerede

kaybetmiştik Peki, kaybettiklerimizi yeniden bulmamız mümkün değil miydi

O bize her fırsatta kendini hatırlatırken, şah

damarımızdan daha yakın oluşunu bize hissettirirken imkânsız olur mu hiç Yeter

ki tıkamayalım kulaklarımızı Rahman ın mesajına. Yeter ki kapatmayalım

gözlerimizi Hakk ın aydınlığına.

Öyleyse şimdi durup düşünelim biraz, işlerimizi bırakalım

öylece oldukları yere. Acaba Rabbimiz bizi seviyor mu Kulları olarak görüyor

mu Özlüyor mu .. Bunu anlamak için ise İbn-i Ataullah ın sözünü tekrar

hatırlayalım. Allah ın bizi hangi işlerle uğraştırdığına bakalım.

Yaşadığımız bir günü veya şuan önümüzde duran günü

değerlendirelim. Bunun ne kadarını O na ayırdığımızı düşünelim.

Ve düşünelim namazlarımızı... Vaktinde kılıp

kılamadığımızı, her secde de O nu bulup bulamadığımızı.

Düşünelim gönle şifa olan Kutsal Kitabı... Her gün

elimize alıp alamadığımızı. Her ayetinde Rabbimizi, her müjdesinde cennetini,

her tehdidinde cehennemi hissedip hissetmediğimizi...

Düşünelim ellerimizin en son ne zaman karıncalandığını.

Yalvara yalvara O na ne sıklıkta yakardığımızı.

Ve şunu unutmayalım, biz Yaradanımızı unutursak O bizi,

O nu daha çok unutacağımız işlerle meşgul eder. Böylece hep şikâyet ederiz

vaktin yetersizliğinden. Hep rahatsız oluruz işlerimizin bereketsizliğinden.

Bir an Allah diyecek olsak, tutulur kalır dilimiz. Bir gün açacak olsak

ellerimizi kapısında, uyuşur kalır, bir şey isteyemez dilimiz. Namaza dursak,

falanca vakitte kaybettiğimiz değersiz bir şey gelir aklımıza; okuduğumuz

sureyi kaybederiz düşüncelerimizde. Böyle olunca biz hep kaybederiz aslında.

Hep geç kalırız rahmet deryalarına dalmaya.

O halde, nimetler içinde yüzmüşüz çok mu! Evimiz

zenginmiş, mutfağımız doluymuş çok mu! Değil mi ki ruhumuz yalnız, değil mi ki

kalbimiz O na hasret; biz aslında en fakiriymişiz bu dünyanın.

Ve korkum odur ki, meşgul olduğumuz işlerde ilahi bir

kudretin izleri olmadığı müddetçe, Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz (Münâvî,

Feyzü l-Kadir, V, 663) hadisinin önemini idrak edemediğimiz ve bu yüzden

kendimize, vaktimizi nasıl geçirdiğimize çeki düzen veremediğimiz müddetçe de

asla zengin olamayacağız! Rabbim bizleri bundan muhafaza buyursun ve kendi

sevip razı olacağı işlerle meşgul etsin!.