Allah ın seni sevip sevmediğini merak ediyorsan, seni
hangi işlerle meşgul ettiğine bak.
Sık sık akla gelesi bir uyarıdır İbn-i Ataullah ın bu
sözü. Birçok âlim de yıllar, asırlar önce hep bu konuyu dile getirmiş ve uğraş
halinde oldukları işlere dönüp bakmaları için insanları ikaz etmiştir. Peki,
bizler bu sözün neresinde duruyoruz
Cenab-ı Hak, insanı bir damla sudan yarattı. Onu, nice
karanlık evrelerden geçirerek büyüttü, büyüttü. Şekil verdi, suretine güzellik
işledi. Kaderini yazdı, kaderini kederden arındırdı. Yarattığı bu cana,
tertemiz olarak kendi ruhundan üfledi. Her şeyini bize göre, bizim için dizayn
etmiş olduğu bir âleme, bizi yaşamak için yerleştirdi. Bu âlemdeki yaşamımızı
sürdürmemiz için de, bazı uğraşlar ve meşakkatler bize yükledi.
Mesele basitti, O nun bize verdiği nimetlerden faydalanıp
O na şükrederken, aynı zamanda da O nun bizi sorumlu kıldığı dünya hayatı için
çalışacak fakat yalnızca O nun için yaşayacaktık.
İşte biz hep bu noktada kaybettik. Dünya nimetlerinden
sonuna kadar faydalandık. Doymayan ve tatmin olmayan bir nefisle, bize sunulan
hiç bir fırsatı kullanmadan bırakmadık. Okullar bitirdik, meslek sahibi olduk,
yetmedi. Evlendik, evlerimizi mobilya cenneti yaptık, yetmedi. Çocuklarımıza
dolaplar dolusu oyuncaklar, raflar dolusu kıyafetler aldık, yetmedi.
Mutfağımızda yeni gelecek bir tek küçük malzemeye yer yoktu koyacak, yetmedi.
Kitaplığımızda okunmayı bekleyen, dönüp yüzüne bakmadığımız yığınla kitap
vardı, o da yetmedi.
Hep daha fazlasına diktik gözümüzü. İş sahası daha çok
olan yeni bir bölüm açılmıştı, hemen orayı okumaya başladık. Mobilyalarımızın
rengi atmıştı, hemen yenisiyle değiştirdik. Öyle ya eskiyi götürene yeniyi
veriyorlardı; israf olmuyordu ki! Reklamlarda yeni bir oyuncak görmüştü
çocuğumuz, ertesi gün elinde olmazsa yetersiz anne- baba sayardık kendimizi.
Dolap üstüne dolap, raf üstüne raf attırdık
mutfaklarımıza, tüketim çılgınlığımızı içine koyacağımız. Okunmamış
kitaplarımızın üzerindeki tozları alacak bir temizlik maddesi üretilmemişti
belki ama yeni çıkan bir kitap rafımızda olmalıydı bizim. Arşivleme önemliydi
çünkü. Bir de tarih atarsak üzerine vicdanımız da rahat ederdi!
Hep verici bir Yaradanımızın olması, bizi hep daha
fazlasını istemeye sevk etti. O nun merhametli olduğunu bilmemiz, bize
verdiklerinde hep Halim sıfatını görmemiz, hareketlerimizin muhasebesini
yapmamaya bizi alıştırdı. Ama unuttuğumuz bir şey var ki o da, O nun hesabını
ahirete bırakmasıydı. Ne yazık, o zaman çok geç olacaktı!
Oysa her gün aynada gördüğümüz yüzümüz, gıdasızlıktan can
çekişen ruhumuz haykırıyordu bize Yeter artık! diye. Doy artık! diyordu
dünya sevgisine. Artık aslına dön, kendini tanı, kimliğini bul!
Sahi kimliğimiz neydi bizim Daha evren yaratılmamışken
oluşturulup dosyalarla elimize verilen müslüman kimliğimizi nerede
kaybetmiştik Peki, kaybettiklerimizi yeniden bulmamız mümkün değil miydi
O bize her fırsatta kendini hatırlatırken, şah
damarımızdan daha yakın oluşunu bize hissettirirken imkânsız olur mu hiç Yeter
ki tıkamayalım kulaklarımızı Rahman ın mesajına. Yeter ki kapatmayalım
gözlerimizi Hakk ın aydınlığına.
Öyleyse şimdi durup düşünelim biraz, işlerimizi bırakalım
öylece oldukları yere. Acaba Rabbimiz bizi seviyor mu Kulları olarak görüyor
mu Özlüyor mu .. Bunu anlamak için ise İbn-i Ataullah ın sözünü tekrar
hatırlayalım. Allah ın bizi hangi işlerle uğraştırdığına bakalım.
Yaşadığımız bir günü veya şuan önümüzde duran günü
değerlendirelim. Bunun ne kadarını O na ayırdığımızı düşünelim.
Ve düşünelim namazlarımızı... Vaktinde kılıp
kılamadığımızı, her secde de O nu bulup bulamadığımızı.
Düşünelim gönle şifa olan Kutsal Kitabı... Her gün
elimize alıp alamadığımızı. Her ayetinde Rabbimizi, her müjdesinde cennetini,
her tehdidinde cehennemi hissedip hissetmediğimizi...
Düşünelim ellerimizin en son ne zaman karıncalandığını.
Yalvara yalvara O na ne sıklıkta yakardığımızı.
Ve şunu unutmayalım, biz Yaradanımızı unutursak O bizi,
O nu daha çok unutacağımız işlerle meşgul eder. Böylece hep şikâyet ederiz
vaktin yetersizliğinden. Hep rahatsız oluruz işlerimizin bereketsizliğinden.
Bir an Allah diyecek olsak, tutulur kalır dilimiz. Bir gün açacak olsak
ellerimizi kapısında, uyuşur kalır, bir şey isteyemez dilimiz. Namaza dursak,
falanca vakitte kaybettiğimiz değersiz bir şey gelir aklımıza; okuduğumuz
sureyi kaybederiz düşüncelerimizde. Böyle olunca biz hep kaybederiz aslında.
Hep geç kalırız rahmet deryalarına dalmaya.
O halde, nimetler içinde yüzmüşüz çok mu! Evimiz
zenginmiş, mutfağımız doluymuş çok mu! Değil mi ki ruhumuz yalnız, değil mi ki
kalbimiz O na hasret; biz aslında en fakiriymişiz bu dünyanın.
Ve korkum odur ki, meşgul olduğumuz işlerde ilahi bir
kudretin izleri olmadığı müddetçe, Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz (Münâvî,
Feyzü l-Kadir, V, 663) hadisinin önemini idrak edemediğimiz ve bu yüzden
kendimize, vaktimizi nasıl geçirdiğimize çeki düzen veremediğimiz müddetçe de
asla zengin olamayacağız! Rabbim bizleri bundan muhafaza buyursun ve kendi
sevip razı olacağı işlerle meşgul etsin!.