Son dönemki siyasi gelişmeler ve birkaç hafta sonra gerçekleşecek olan seçimler, Türk siyasi tarihinin “en ilginçler” hanesine yazılacak cinsten gerçekten de. Makarayı başa sararsak, öncelikle gerçekleşen sistem değişikliği, yani parlamenter sitemin rafa kaldırılmak istenip Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçiş projesiyle birlikte siyaset bir hayli enteresan bir hal almaya başladı. Bugün de o enteresanlıklar halen sürmekte.
“Koalisyonlar yaşanmasın” ve “tek parti olsun, istikrar sürsün” başlıklarıyla gerekçelendirilen sistem değişikliği, adamakıllı tartışılmadan, konuşulmadan, bir oldubitti edasıyla gündemimize girmişti. Gerçekten aranan kan olup olmadığı, tüm sorunları çözeceği konuları hala şüphelidir neticede.
İşin ilginç tarafı, koalisyonları bitireceği söylenen sistem değişikliği, daha gerçekleşmeden fiili bir “koalisyon” doğurdu mesela. İktidar partisi ile MHP, çeşitli saiklerle bir ittifak içine girdi. Söylenenlere bakılırsa, kurdukları ittifakın sadece seçimle sınırlı olmayacağı, 2023’e kadar süreceği de belirtildi. (Ancak son dönemde gözle görülen bir çatlak var) İktidar partisi, böyle bir birlikteliği hem Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde avantaj sağlamak hem de karşı tarafın “baraj problemini” aşması için gerçekleştirdi. Daha enteresan olan ve belki de Türk siyaset tarihinin en enteresan “buluşlarından” olan “ittifak” teklifi, Cumhurbaşkanlığı sistemine geçişle birlikte kendi sonunun getirecek.
Çünkü yüzde 44-45 oyla tek başına iktidar olmak mümkün oluyor. Cumhurbaşkanlığı sisteminin esası ise yüzde 50+1’e dayanıyor. İktidar partisi enteresan bir şekilde kendi ayağına sıkma noktasına getirmiş oldu bu işi. Çıtayı yükseğe çıkardı ve kendi işini zora soktu. Böyle olduğunu fark ettikleri anda da birkaç sene öncesine kadar birbirlerine hakaret ettikleri bir partiyle ittifak oluşturma mecburiyeti duydular.
Burada en enteresan şey ise, sırf seçim barajını kaldırmamak için “icat edilen” ittifak yasasıdır. Tam bir “ortada kuyu var yandan geç” esasına dayalı ittifak yasası ile barajı kaldırmadan, yani Meclis’te temsil edilemeyen halk iradesini gasp ederek devam etme düşüncesi de çöpe atılı böylelikle. İktidar partisinin kendi kalesine attığı ikinci gol budur. Muhalefet, kendi hazırlamış olsa bu kadar kendisine yarayan bir yasa yapamazdı muhtemelen. Muhalefet de bunu fırsata dönüştürmek için gayet tabii olarak bir ittifak oluşturdu. Millet iradesinin gaspı bir ölçüde (iktidar partisinin hesap etmediği bir şekilde) önlenmiş olacak. İktidar partisinin kendi kalesine attığı üçüncü gol ise yıllardır kullandıkları kamplaştırıcı, kutuplaştırıcı, “safları sıklaştırıp oyları konsolide edelim” anlayışının artık iflas etmesidir. Bu anlayışın neticesi olarak muhalefetin oyları “neredeyse” konsolide olmuş durumdadır. Referandumda, büyük şehirlerde ortaya çıkan yenilgi manzarası da bunun işaretidir.
Kendilerinin de ifade ettiği gibi inkarı mümkün olmayan “metal yorgunluğu”, zihnen vefiziken siyasi iktidarı esir almış durumdadır. Türkiye’nin temel meselelerinin çözüme kavuşturulamaması bir yana, siyasette, ekonomide, eğitimde, adalette, dış politikada ortaya çıkan arızalar da her bir günah keçisine yüklenerek geçiştirilmeye çalışılmaktadır. “Yönetememe” hali artık ayyuka çıkmıştır ve söylemler de hep bir “korku pompalamaya”, “üstü kapalı tehdit etmeye” dayanmaktadır.
Halk ise korkutulmak istemiyor, umutlanmak istiyor. Nefret dilinden, gerginlikten, kamplaşmadan yoruldu, enerjinin gerçek meselelere harcanmasını bekliyor. Kendi komşusuna, akrabasına, arkadaşına, iş ortağına, bu ülkenin herhangi bir ferdine düşmanlık beslemek istemiyor.
Halk artık “yeni statükodan” bezdi, sıkıldı ve bir değişim istiyor. Sessiz yığınlar, propaganda bombardımanı yapan, ahlakla ve insanlıkla ilişkisi kesilmiş haber kanallarına, hakikatle bağını kesmiş, “Allahtan korkmaz, kuldan utanmaz” medyaya kulak asmıyor. Sessiz yığınlar, bir dip dalga olarak geliyor.