Sesimizi yer, gök, su dinledi. İnsan gibi dinledi. İnsan kadar kayıtsız, insan kadar aldırmaz, vurdumduymaz, umarsız ve kibirli… Burun kıvırarak, dudak bükerek, göz kaçırarak, omuz silkerek, içten içe nanik yaparak dinledi. Kuş cıvıltısı, dalga sesi dinler gibi değil, musiki, tambur sesi, ud sesi dinler gibi hiç değil; en başından itibaren hiçbir kabulün gölgesine düşmeden, hiçbir umurun altında kalmadan dinledi. Belki düşmanca, çokça aldırmazca; kimi zaman teçhizatları, korkuları ve yüzlerini saklayan güneş gözlükleriyle hayatın ortasına, onurun ortasına barikat kuran israil askerleri gibi… Bu topraklarda, Kudüs ’te olup bitene, olup bitmeyene, mütemadiyen ve susuldukça şiddetlenerek devam edene tüm dünyanın kuşandığı ifade gibi… Küresel ve bölgesel amerikan terör eylemleri karşısında kanıksanmış, hatta gelenekselleşmiş Türkiye tutumları gibi…
Dinlemek hususunda suyun ve göğün ve de toprağın makul mazeretleri bulunsa gerek. Bu üç unsurun bizi anladığını, o anlayışın da bize yansıdığını; bize hiçbir zaman zararlarının dokunmadığını, sadece yararlarının söz konusu olduğunu kim inkâr edebilir. İnsan, yersiz kibri ve tahakküm hırsı sebebiyle çoktan yerin dibine girmemişse, yer yarılıp onu yutuvermemişse yeryüzünü belki bu ince anlayışı sebebiyle takdir etmelidir. Gökten başına üç elma düşebileceği söylenmektedir de fezaya sövmek gibi betonlar dikmesine rağmen insanın başına taş yağdığı görülmemiştir. (Söz konusu bu üç elmadan biri Newton’un yerçekimi şeysi, diğeri insanlığın atası Adem’le Havva’nın ısırdığı yasak meyve, öteki de hani bana, hani bana diyen elma olsa gerektir!) Başa taş yağmaması da şükür sebebidir. Hatta taştan da öte SebastiánBorensztein’in 2011 Arjantin yapımı Un CuentoChino isimli filmin metaforunu oluşturan şekliyle başımıza gökten inek düşmemiş olmasına şükretmek gerekebilir. Ve yağmur , ve su alınıp satılan bir meta haline getirilmesine, her türlü pis işlerde kullanılmasına, insanın insandan kıskandığı bir şey olmasına rağmen rahmet olup akmaktan, bilcümle tabiata; insana, hayvana, nebatata can vermekten kan bağışlamaktan geri durmamışsa ona da teşekkür edilmelidir. Çoğu zaman ses, yardım çağıran bir çığlık olduğunda göklerden, serinletici yağmurlardan başka aldıran olmaz. Ve yeryüzü, kıskanılan, paylaşılamayan, tahrif edilen, parçalara ayrılan yeryüzü, tüm nankörlüğü ve katlanılmazlığıyla insanı tam göğsünde karşılar, üstünde taşır, tepesine çıkartır.
Güneşin ufuktan yakın zamanda doğacağını umarak bütün insanlar bıkmadan, usanmadan, umursanmadan yürüdük. Kitabın hitabı doğrultusunda yürüyüşler ne yerleri incitti, ne göklere erişebildik. Yürüdükçe yollar aşındı, yüzü daha bir asıldı, değiştirildi. Daha çok, daha uzun yol kat etmesi için insanın, yeni vasıtalar geliştirildi, duble yollar yapıldı, dağlar köstebeklemesine oyularak tüneller açıldı. Bütün imgesel karşılıklarıyla yürünen yollar ve yürüyüşe dair düşünceler değiştirildi. Yürümekle yollar aşınmazdı evet, ama vasıtalar ve de yolun sureti değiştirilince yürüyüşe dair algılar, konumlanışlar da değişti. Yürüyüşün yöneldiği cihet muasır medeniyetler seviyesi gibi bir şey olunca yolla yolcuyla seviyesizliğin dibini görmezden geldik. Öylece kimseleri işitmeden yola oturdu kimileri; kimileri de ayaklarına, ayakkabılarına, yazlık – kışlık lastiklerine güvenerek sert adımlarla yeri göğü inlettiğini / inleteceğini zannetti. Yer ve gök inlemeyi de dinlemeyi de bilirdi. İnsan ne bir başkasını dinlemeyi bildi, ne sözünü dinletebildi, ne kendini dinleyebildi. Kendi sesinden, kendi sözünden, kendi ayak sesinden öyle emin oldu ki gürültüden başka bir şeye kulak verebilmeyi bile beceremez hale geldi. Her birisi kendinden menkul her bir şeyi helva zannetti; kimi zaman başkasına yedirdi, kimi zaman yediremedikleri kokuyu bile ifade edemedi.
Söz sarf etmek, ses çıkarmak, kendi sesiyle cümle sesleri bastırmak insan olmanın gereklerinden addedildi. Şimdi eski Türk Sineması örneklerinde ölmekte olan babasını sarsarak; “Konuş baba, konuş, ne olur bir şeyler söyle, ölme…” replikleri daha bir anlam ifade ediyor. Demek konuşmak yaşam belirtisi gibi bir ifade taşıyor ve bir insanın yaşadığını ancak konuştuğunda anlıyoruz. İnsanlar da varlığını tanılamak adına habire konuşuyor. Sonra insan diyor ki; keşke coğrafyada tüm ölenlere, öldürülenlere aynı replikle hitap edilebilseydi. Ya da ölmezden evvel tüm konuşması gerekenleri konuşturaydık. Yahut da çok daha önemlisi bi susabileydik.