Türkiye de, 2001 krizinden sonra yaşanan ekonomik dönüşüm
ve bunun neticesinde uygulanan politikalar AKP döneminde de sürdü. Neoliberal
ekonomi politikalarının gereği olarak Türkiye nin başına bela edilen düşük
kur-yğksek faiz politikası, her geçen gün meyvelerini daha da sağlam şekilde
alıyor.
Nasıl ki, 24 Ocak Kararları ve ardından gelen
pekiştirici 12 Eylül darbesiyle iyiden iyiye neoliberalizmin (yani küresel
sömürünün) kucağına itilen Türkiye, 90 larda yaşadığı krizler ve çalkantıların
ardından yeni bir kurtarıcı olarak Derviş e sarıldı. Küresel sömürünün önemli
kurumlarından olan Dünya Bankası ndan getirtilen Derviş, beklentileri tam
olarak karşıladı ve Türkiye nin yeniden neoliberal ekonomi politikaları
eksenine oturmasını sağladı.
Dikkat edilirse, krizdeki veya batık durumdaki hemen her
ülkeye başta özelleştirme (ve küresel sömürücülerin paralarını almasını garanti
eden diğer tedbirler) gibi reçeteler sunan IMF, kimsenin kendisine dönüp
bakmadığı ve itibarının iki paralık olduğu dönemde en çok Türkiye den memnun
kaldı. AKP nin iktidara gelmesiyle birlikte uygulanan politikalarda zerre şaşma
olmadığı gibi, tek başına iktidar olmanın verdiği bir rahatlıkla özelleştirme
konusunda hadsiz hudutsuz işlere girişildi.
Düşük kur-yüksek faiz politikasını özelleştirme gibi
uygulamalarla süsleyen ve ekonomik büyümenin temeline borçlanmayı oturtan
iktidar, dünyadaki para bolluğundan faydalanarak görece yüksek büyüme
oranlarına ulaştı. Elbette ki, kırılgan ekonomideki yapısal sorunlar (cari
açık, bütçe açığı, tasarruf açığı) da aynen devam etti.
Ekonomideki açıkların daha da fazla yabancı kaynak girişi
ve daha da fazla borçlanmayla kapatılmak istenmesi, Türkiye nin borcunu da
katladı. Dünya üzerindeki en yüksek faiz getirilerinden birini veren Türkiye,
kürsel yamyam sermayeyi cezbetti ve onlara döktüğü muazzam faiz kazançları
sayesinde ekonomideki açıkları kapatmaya çalıştı.
Borçlanarak büyüme stratejisi, hem hanehalkının hem de
özel sektörün borcunu arttırdıkça arttırdı. 2011 sonunda 82.5 milyar dolar olan
Türkiye nin kısa vadeli dış borcu, 2012 nin Kasım ayında yüzde 22.7 artarak,
101.2 milyar dolar oldu mesela. Özel sektörün yurt dışından sağladığı uzun
vadeli kredi borcu, 2012 Aralık sonunda 2011 sonuna göre 11.2 milyar dolar
arttı ve 137.6 milyar dolar oldu. Daha birçok rakam vermek mümkün ama
söylenmesi gerekenleri, meseleyi çok fazla rakama boğmadan söylemesi belki daha
evla. Velhasıl-ı kelam, Türkiye nin borç yükü ciddi oranda artıyor ve bu
sisteme göre çarkların dönmesinin, ekonominin büyümesinin tek şartı da daha
fazla borçlanmak maalesef.
Kısa vadeli dış borç stoku Türkiye Cumhuriyeti tarihinde
ilk kez, 100 milyar doları aşmış durumda. İktidara geldikleri 2002 de aynı
rakam 18-19 milyar dolar civarındayken bugün 101 milyar dolar olmuş ve kimseler
de kalkıp ne oluyor diye sormuyor. Birtakım hesaplama yöntemleri
değiştirilerek milli gelirin bir anda 3 e katlanmasını başarı diye sunanlar,
Türkiye nin borç miktarındaki rekor artışı ne diye sunacaklar
Ücretli çalışandan memura, işçiden esnafa, tüccardan reel
sektöre her kesim ekonomik anlamda sıkıntılıyken, finans kesimi kazancına
kazanç katıyor ,paradan para kazananlar altın çağlarını yaşıyor. İktidarın
düşük kur politikası ihracatçıyı perişan ediyor, yüksek faiz politikası
küresel sermayeyi ve uzantılarını (yani rantiyeyi) ihya ediyor. Reel sektör
bırakın kârı, çarklar dönsün diye bir miktar zararı bile göze alacak durumda,
ancak bankaların açıkladıkları rekor kârlar manşetleri süslüyor. 53 milyon
banka hesabından sadece ve sadece binde 1 i olan 52 bin hesap, toplam mevduatın
yüzde 47 sine sahip ve birileri kalıp hala Türkiye nin büyüdüğünü, geliştiğini
vs söyleyebiliyor. Zengin daha da zenginleşiyor, geniş halk yığınları ise
sürekli eriyor.
Yabancı sermayeyi bir kurtuluş reçetesi olarak önümüze koyanlar,
spekülatif hareketler ve parasal numaralar dışında hiçbir şey yapmayan bu
küresel yamyam sermayenin, bir fabrika yaptığını, yeni bir iş sahası açtığını
vs söyleyemiyor.
Birileri kalkıp da, yeni açılan yabancı bankaların
sektördeki istihdamı arttırdığını söyleyebilir. Faiz, hizmet, komisyon vs
diyerek bile dünyanın kârını elde eden bu bankalar havadan ceplerini
doldururken, birkaç bin kişiyi istihdam etmek dışında başka ne faydaları var
acaba
Tercihini üretim yerine finanstan yana kullanan bu anlayış,
toplumun çalışan ve üreten kesimlerinin menfaatini savunmak yerine de
sermayesever davranıyor haliyle. Bu politikaların üreteceği başka bir sonuç
olamaz zaten.