Serbest Piyasa Ekonomisi ve İslam Ekonomi Modeli Üzerinde Bir Mülahaza

Abone Ol

Bugün kapitalizmin en önemli ekonomik ilkelerinden birisi de serbest piyasa ekonomisidir. Yani fiyatların arz-talep dengesine göre belirlenmesidir.

Halbuki Peygamberimizin Medine’de kurduğu pazarda da fiyatlar arz-talep dengesine göre belirlenirdi.

Peygamberimize gelip ürünlere belli bir fiyat koymasını teklif edenlere Peygamberimizin verdiği cevap aslında İslam ekonomisi mantığını ortaya koymaktadır.

Peygamberimiz bu teklifi yapanlara: “Fiyatları belirleyen Allah’tır” diyerek geri çevirmiştir. Yani buradaki mesaj, fiyatlar piyasa şartlarına göre düzenlenir olmuştur.

Ama ekonomi kuramcılarımız serbest piyasa ekonomisinin mucidi olarak Adam Simith’i hep gösterirken İslam dünyasında uygulanan ekonomi modelini bir türlü görmedikleri gibi, İslam’ın veya Müslümanların ekonomi modeli nedir Var mıdır Yok mudur diyerek de küçümsemişlerdir.

Aslında çoğu insan kapitalizmi bir serbest ticaret, özel mülkiyetinin kutsallığı ve arz-talep dengesi olarak bilir ve kapitalistler de bu şekilde kendilerini tanıtırlar. Fakat aslıda kapitalizm bunlardan uzak olup serbest ekonomi modeli yerine rant modelidir. Tekelcidir ve tüm ilişkilerinde de en büyük dayanakları bizzat devlettir.

İşte İslam ile kapitalizm arasındaki fark da buradadır.

Bazı müdahaleler yapılmıştır. Buna narh koyma denir. Ama bu kalıcı bir şey değil, geçici bir önlemdir. Burada bile devletin ekonomiyi takip ettiği ve yeri geldiğinde tüketici lehine veya pazarda spekülasyon oluşturmak isteyenlere yönelik bir hamle yapabileceği sonucuna ulaşmaktayız.

Peygamberimiz Ve Ticaret

 

Hz. Ömer, Medineli sahabeleri fetihlerden dolayı zenginleşip ticareti bırakmaları veya ihmal etmeleri üzerine uyarır ve der ki: “Eğer ticareti bırakırsanız bir gün gelir çocuklarımız onların çocuklarına, eşlerimiz onların eşlerine muhtaç olur.”

Türklerin veya daha genel bir deyişle Osmanlıların başına da bu geldi. Ticareti ihmal ettiler. Bu alanlar azınlıkların eline geçti. Onlar bu sayede hem ekonomik olarak güçlendiler ve hem de başka uluslarla ilişki kurarak bağlantılarını kuvvetlendiler. Uluslararası bir kimlik edindiler. Yabancı dil öğrendiler. Devletin tüm ticari, ekonomik ve dış ilişkileri (diplomasiyi) ele geçirdiler.

Halbuki biz, Peygamberi tüccar olan bir dinin ümmetiydik. Peygamberimiz ticarete önem vermiş, teşvik etmiştir. Hatta Medine’ye geldiğinde Medine ticaretinin Yahudilerin elinde olduğunu gördüğünde (çünkü Medineliler çiftçi ve ziraatçidir) hemen bir pazar kurmuş, kurallar oluşturmuş, özellikle Mekkeli tüccar muhacirlerin burayı işletmesini teşvik etmiştir. Bu sayede Mekkeli muhacirler kısa zamanda zenginleştiler.

Mekke’de kurdukları ticari rantlarının ellerinden çıktığını gören Yahudiler, Mekkeliler aleyhine ittifaklara girmeye başladılar. Çünkü o zamana kadar Medine’nin ticari rantını Yahudiler elde ediyordu. Şimdi ise en az kendileri kadar ticaret bilen bir rakipleri vardı ve gittikçe bu konudaki üstünlük ellerinden çıkıyordu.

İsterseniz Peygamberimizin Ebu Cehil ile aralarındaki bir ticari sürtüşmeyi buraya ekleyerek yazımı bitireyim: Zebid kabilesinden bir tacir Mekke’ye mal satmaya geldi. Ebu Cehil başka tacirleri Zebid ile ticaretten menetti ve kendisi de çok düşük bir fiyat teklif etti. Ebu Cehil’in öyle bir nüfuzu vardı ki, kimse daha yüksek bir fiyat teklif edemedi. Tacir pek üzgün olarak Hz. Peygamber’e gitti. Resulullah, üç deveden müteşekkil malı, mal sahibinin istediği fiyattan satın aldı ve Ebu Cehil ile sert münakaşalar oldu.

Peygamberimiz burada piyasada tekel oluşturma ve ürünleri istediği fiyata değerinin altında satın alınmasını engellemeye çalışmıştır.