Son günlerde, halkı sokaklarda ve evlerinde rahatsız eden ve kendileri gibi düşünmeyenlere saldıran “şer güçleri”nin, her zaman olduğu gibi “kurnaz” ve “saldırgan” tutumları dolayısıyla sesleri çok yüksekten çıkar olmuştur. Bunların en belirgin özellikleri milleti ve milletin değerlerini hor ve hakir görmektir. Ülkenin bütün nimetlerinin kendileri için olduğunu sanıyorlar. İşlerine geldiği zaman “halk, halk!” diyorlar, fakat halkın, ülkenin nimetlerinden yararlanmasına asla tahammül etmiyorlar.
Yaptıkları her işte haklılıktan ziyade “haksızlıkları”nı, “gürültü ederek” haklıymış gibi sunmanın bütün şeytanî yollarını gayet iyi biliyorlar ve bunları ne pahasına olursa hayata geçirmekten asla çekinmiyorlar. Bunların, dün de bugün de ülkemize ve milletimize çok büyük zararları olmuştur ve hâlâ da olmaktadır.
“Şer güçleri”nin “düşman” olarak seçtikleri en büyük hedef “meşruluk”tur. Yani “meşru” olandan nefret ederler ve meşruiyetten çok korkarlar, şeytanın besmeleden korkması gibi! Korkuları nispetinde de tepki verirler. Hakkın, hukukun, adaletin onların kitabında yeri yoktur. Sadece “kendi nefisleri”nin tatmini vardır.
Peki, bunlara fırsat verenlerin hiç mi kabahati yoktur Elbette vardır. Bunun için bin düşünüp bir iş işlemek gerekir ve her zaman “güçlü, diri ve uyanık olmak” lâzımdır. Bugün “Gezi Parkı eylemi” bahanesiyle gerçekleştirmeye çalışılan “kalkışma”nın boyutları çok büyüktür. Çünkü bu mücadelelerin özünde “Hak ile batılın kavgası” vardır. Şer güçleri, münafıkça bir tavır sergileyerek batılı haklı göstermeye çalışmaktadırlar!
İkna etmeye uğraşsanız da onları ikna edemezsiniz! “Şer odakları” her zaman azınlıktır, fakat organize oldukları için “çokmuş gibi” hava oluşturmasını gayet iyi beceriyorlar! Bunun için de çoğunluğa zulmetmeyi en doğal hak olarak görüyorlar. Resmen ve alenen, “Mademki benim gibi düşünmüyorsan, öyleyse senin söz sahibi olmaya hakkın yoktur” diyorlar. Bu yüzden zulmün her çeşidi onlar için çerez gibidir.
İçeride, Taksim Gezi Parkı’ndaki ağaçları bahane ederek günlerce sokakları, caddeleri işgal ettiler; evlerimizde hepimize zulmettiler “tencere-tava” gürültüleriyle! Caddeye ve sokağa salyalarını akıtarak cümle âleme arsızlıklarını tescillediler. Evinde hastan varmış, çocuğun ders çalışıyormuş, rahatsız oluyormuşsun hiç umurlarında olmadı.
“Rahatsız oluyorsan pencereni kapat! Ben demokratik hakkımı kullanıyorum!” deme küstahlığını sergilemekten utanmadılar! “Medeniyet”i, “insana saygı”yı, “birlikte yaşama”yı, hâsılı her türlü insanî hasleti unutuverdiler. Vicdanları sınır tanımadı ve üniversite sınavına (YGS) girecek öğrencileri gece geç saatlere kadar tence-tava gürültüleriyle taciz etmekten!
“Güven” ve “emniyet”in sembolü olan bayrağı, ellerine alıp “karanlık emeller”ine alet ederek sokaklara döküldüler, sokaktan geçen yayaları, caddeden geçen otomobil içindeki insanları “taciz” ettiler. Herkes, böylece “komşu”sunu ve “mahalle”sini tanıdı! Yoksa nasıl bir ortamda yaşadığının farkında olamayacaktı!
Onların lügatinde “demokrasi”, “seçim”, “halkın iradesine saygı” gibi kavramların hiçbir anlamının olmadığını gördük, bunlar, onlara göre boş şeylerdi. “Cahil insanlar”ın oylarıyla, onların oyu bir olur muydu hiç Bu kavramlar, sadece onların iradesini yansıtırsa iyi idi.
Kendileri gibi düşünmeyen ve kendileri gibi giyinmeyenleri sokak ortasında taciz ederek “insanlık suçu”nu işlemekten çekinmediler. Görünüşlerine baktığınızda da “insan” sanıyorsunuz! Hatta “sanatçı maskesi”ne bürünüyorlar! “Taksim Gezi Parkı ağaçları”nı bahane ederek gerçekleştirmek istedikleri “kalkışma” ile resmen “silâhsız darbe”ye yeltendiler!
Haziran ayının şu güzel günlerinde, işine aşına giden veya dolaşmak için sokağa çıkanlar, gerginliği iliklerinde hisseder hale geldiler. Ülkemizde resmen, “azgın bir azınlık” ve birtakım gafiller, çoğunluğa baskı uygulamaya kalkıştılar.
“Şerrin hizmetkârları” dün ne idiyseler, bugün de aynı şekilde tıynetlerinin gereğini aynen sürdürüyorlar. Tarih tekerrür ediyor. Durdan duraktan, edepten, hayâdan anlamayanlar İstanbul’un ve Türkiye’nin en güzel mekânlarında yaşıyorlar fakat oralarda yaşamayı hiç mi hiç hak etmiyorlar!
“Komşumu rahatsız ederim, komşu hakkına girerim!” gibi “insanlık ilkeleri”ne birer faztazi gözüyle bakıyorlar. Günlerdir, evlerinin balkonlarından, pencerelerinden, toplaştıkları meydanlardan, çevrelerini rahatsız etmek pahasına tencere-tava ritüelini sürdürüyorlar! Selâm verdiğim komşum bile kendini böyle bir cahiliye rüzgârına kaptırmış durumda!
Bu ülkede yıllardan beridir “silâhlı güçlerin demokrasisi”ne alıştıkları için “halkın demokrasisi”ni hazmedemiyorlar! “Yavuz hırsız” örneğinde olduğu gibi halkın iradesini hep gasp ediyorlardı. Fakat artık zaman eski zaman, halk da eski halk değildi. Bu ülkede birçok şey değişmişti. Çağdaş devrimbazlar değişime ve gelişmeye kafa tutmaya başladılar.
Çevrecilik maskesi altında sadece Taksim’i ve Gezi Parkı’nı değil, İstanbul’un her tarafını kirlettiler (Koç’un Divan Oteli hariç). Ayrışmaya çok müsait olan toplum kesimleri arasına fitne tohumları saçtılar. “Demokrasi” kazandı diyorlar, “hangi demokrasi” kazandı “Demokrasi” kazanıp “ülke ve millet” kaybediyorsa bunun adı demokrasi olabilir mi
Dışarıda ise, “dünyanın şer odakları” ile birlik olup ülkenin itibarını ve “eğitim, kılık kıyafet” gibi insan hakları konusunda elde ettiği kazanımlarını yok etmek için “iş birliği”ne kalkıştılar. “Gezi parkı, ağaç kesme” gibi çeşitli bahanelerin arkasına gizlenseler de, onların hedefinde hep İslâm oldu ve Müslümanlar vardı.
İyi ki ara da bir bu tür “darbe girişimi”nde bulunuyorlar, yoksa “merhamet” damarlarımız çok çabuk kabarıyor ve her şeyi çabuk unutuveriyoruz!