Rahmetli Aliya’nın, sürekli kulağımda küpe olarak taşıdığım bir sözü var: “Ben olsam Müslüman Doğudaki tüm mekteplere ‘eleştirel düşünme’ dersleri koyardım. Batı’nın aksine, Doğu bu acımasız mektepten geçmemiştir ve birçok zaafın kaynağı budur.” Bu söz karşısında uzun uzun kaldığım olur. Çünkü karşılaştığım diğer Müslümanlar da benim gibi sadece cevaplarla yetiniyor. Cevabın o büyülü aurası’nda kaybolmak istiyor ve kayboluyor. Güneyden kuzeye, doğudan en batıya Müslüman topraklarının içinde bulunduğu hali düşününce; bunda ne dilin, ne ten renginin, ne de kadim bir kültüre sahip olmanın yaşadığımız bu amansız zulüm çemberinin nedeni olmadığını düşünüyorum. Malik B. Nebi, “sömürü yapanlar kadar, sömürüye maruz kalanlarında bunda payı olduğunu” ifade eder. Bu ifadenin, bugün İslam dünyasının yaşadığı yıkımlara, uğradığı zulümlere de uyduğunu ifade edebiliriz. Bunda, eleştirel düşünme; akıl yürütme, soruların peşine düşme, analiz ve değerlendirme gibi zihinsel süreçlerden oluşan düşünme melekesini yitirmenin/sahip olmamanın payı da oldukça fazladır. Nitekim bu coğrafyada durum, olsa olsa sorularını kaybetmiş bir medeniyetin eline tutuşturulan cevaplarla iktifa etmesi olabilir.
Hiçbir zaman mekteplerde “neden, niçin, nasıl, niye, nerde?” gibi sorulara muhatap olmadık. Soru soranın akıbetinin de iyi olduğunu görmedik. Hatta çok soru soranın sevilmediğine şahit olduğumuz gibi, ondan uzak durmayı da içgüdüsel bir şekilde öğrendik. Sonrasında da ne dedilerse o denilen sıkı sıkıya bellendi, kim daha sıkı belledi ve uyduysa onlar; “başarılı” oldular, “sadık” oldular, “erdemli ve akıllı” oldular. Haylazlara, haytalara amir oldular, dairelere memur oldular, dört başı mamur oldular. “Çıktı”lık yapmadılar, yürüdüler yürüttüler. Şüpheye mahal vermediler. Ödevlerini iyi yaptılar. Alman mürebbiyelerin elindeki ceza sopaları gibi, bir sopa olarak toplumsal baskı mekanizması kurdular ve her şey tasarlandığı üzere yürüdü. Arızaları şiddetle tamir edildi! Ve bir ölçü ortaya çıktı. Bu ölçüye “başarı” dendi! Ama ortaya çıkan başarı hakikatin gözünü kamaştıran; adaletten, erdemden, ahlaktan, bilgiden, düşünceden yoksun merhametsiz, şefkatsiz “güç”, “şiddet” ve “baskıdan” oluşan ve bir sonuca götüren “ölçüsüzlük” oldu. Bu başarı ev ödevleri eksiksiz yerine getirildikçe, “mutlaklaştırılan” bir güçle pekiştirildi. “Güç” ile girilen sınavda önce meziyetler kaybedildi. Çünkü güçle girişilen sınav oldukça zordur. Çok az tutarlı, değer sahibi kişi hem değerlerini yaşayarak hem de sorularının peşinden giderek istikametlerini muhafaza edebildi.
Bunda en önemli etken soruların vermiş olduğu “mesuliyet”in ele alınması olduğunu düşünüyorum. Soru sorabilmek cevapların açığa çıkaracağı her şeyin mesuliyetini alabilmeyi gerektirdiği için, bedel ister. Düşünmek, mesul olmak daha farklı bir ifade ile “reşit” olmayı gerektirir. Düşünce de bir rüşt biçimidir. Sorularla ararsın yitiğini, yolda kalmak içinde yolu bozmamak içinde cevaplardan çok sorulara ihtiyaç duyarsın. Soruları ellerinden alınmışların özgürlüklerinden, istiklallerinden kimse bahsetmiyor ve onlar için bir istikbalde öngörülmüyor. Bugün hayatın hemen hemen her sahasında, istenenden farklı yerlerde bulunuyor, ekonomik ve sosyal geleceğimizi inşa etme sürecinde yetersiz kalıyorsak kendimizi avutmayı bir kenara bırakıp, en başa dönebiliriz, yani sorulara… Bizi yoldan çıkaran düşünsel sapmalara, hakikiyi sahte ile karıştırmamıza neden olan algı dünyamızın kirliliğine, ataletin bizi kasıp kavurduğu cevaplar ve neticeler üzerine gevezeliğe artık pirim vermeyerek işe başlayabiliriz. Sonra rotamızı, hayatımızı “Washington – Moskova” hattından kendi gerçeğimize, bizi yeniden inşa edecek gerçeğe, döndürebiliriz. Elbette zorluklar olacaktır. Unutulmamalı ki zorluklar problemlerimizi gösteren işaret levhalarıdır. Müslüman’ız umudumuzu yitirme hakkımız ve lüksümüz yok, olamaz. Allah’ın rahmetine güveniyor ve kötülüğün ortadan kalkması için sonuna kadar mücadele etmemiz gerektiğine inanıyoruz. Evet, bütün zorluklara “rağmen” yapabiliriz. Bu inancımızı, sorularımızı koruduğumuz müddetçe düşmeyiz. İkbal’in “Aynı gökte uçarlar ama kuzgunun dünyası başka, şahinin dünyası başkadır” deyişinde ki gibi, senin dünyan hangisi? Hoşça bakın zatınıza…
Not: Kurban bayramınızı en kalbi duygularımla tebrik ediyorum. Herkese hasret yüklü selamlar gönderiyorum. Lütfen, büyüklerimizi ihmal etmeyelim, üzmeyelim. Büyüklerin ellerinden hürmetle, küçüklerin gözlerinden sevgi ile, dostların yüreğinden hasretle öpüyorum.
TAŞ GEMİ
yeter Ey Sevdiğim çektiğim yeter
yanarım yanarım da tütünüm tüter
cahilin şerbeti zehirden beter
Kâmilin ağusu bal olur gider/Âşık Dâimî
Not: Bu hafta ‘Baba’ Muharrem Ertaş’tan “Dinek Dağı”nı dinliyoruz. Ne güzel söylüyor; “Adama kemlik mi gelir merdoğlu mertten/ Kötülerin dalı olmaz kölgesi olmaz” diyor. Eser, İbrahim, Mahmut, Orhan, Azzam, Ehmed, Emrah bu da benden… Bugün nasıl bir gün? Bozlaklarda öten “turnalar” gibi, içten, kavruk bir gün… Ertaş, günü…
Bize Kadar
Hz. Ali (r.a); “Haset edenin huzuru, çabuk darılanın dostluğu ve yalancının yiğitliği olmaz” der.
Abdulkadir Geylani, “Yerini bilmeyene, kader yerini öğretir” der.
Christopher Morley, “Güzel konuşmak için bir tek yol vardır; dinlemeyi öğrenmek” diyor.
“Her şey apaçık, bulanık gören benim” diyen Lao-tzu gibi, gözlerimizin bulanıklığı ile bakıyoruz hayata, insana…
M. Nusret Tura ‘Gönül ve Aşk’ ta, “Bu âleme temiz geldik, kirlenmemiz mukadderdir” der.
Virginia Woolf, Yalnızlık Ömür Boyu’nda “Yaşam bir düştür. Bizi öldürense bu düşten uyanmaktır…” diyor.
Bu hafta, kitap yok. Bu bayram gitmediğiniz, münasebetlerinizin zayıfladığını düşündüğünüz akraba, eş, dost kim varsa onlarla kucaklaşın, helalleşin, bayramlaşın…
TV’lerde konuşan uzmanları bırakın bir kenara, yürek sofraları açın ikram edin, ikram edileni geri çevirmeyin.
Mezarlık ziyaretlerini unutmayın, olduğunuz yerde tanıdığınız yoksa gidin en garip mezarı bulun, başında tüm gariplere dua edin.
Vakit bulursanız bir dağa bir tepeye çıkın, çıkınınızda ekmek, katık olsun, birkaç saat sema’ya bakın. Bayramı yaşayın, yaşatın… Allah aratmasın. Amin.
DAĞARCIK
“Tamahkâr asla doymaz. Tamah kelimesinin harflerinin hepsinin [tı-mim-ayın] içinin boş olduğunu görmüyor musun?
(Ebu Abbas el-Mürsî’ den tadımlık)
TEKKE
“Musibetin kaynağı ve mânâsı: cehaletimiz oranında ‘ağır’, bilgimiz ölçüsünce de ‘hafif’ olur...” (Mîhâîl Nuayme’ den tadımlık)