“Sen ve Rabbin gidin savaşın” demenin farklı tezahürleri

Abone Ol

Maide Suresi, 24. ayeti kerime. Ayeti hepimiz biliyoruz ama genelde ilk anlamıyla üzerinde durduğumuz ve “böyle söz mü olur” diyerek bazen de şaşırdığımız bir olay bu.

Tabi ki ayeti kerimenin ilk ve zahiri anlamını kabul ediyoruz. Fakat buradaki hükmün altında ince anlamlar ve tenkit edilen ahlaki bir tutum olduğunu da hatırlatmak icap ediyor.

Aşağıda örnek olarak sunduğumuz bazı tutum, söz ve fiillerin de, aslında yukarda Musa’ya AS yapılmış olan itirazla aynı hükümde olduğunu gözden kaçırmamalıyız. Zira burada her ne kadar savaş örnek verilse de; aslında böylesi tutumlar, hayatın her alanında kerih görülmüş ve hatta menedilmiş şeylerdendir.

  1. Gereği yapılmamış her türlü duanın, “sen ve Rabbin gidin savaşın” itirazından farkı, keyfiyet olarak değil de sadece kemiyet olarak değil midir? Dua , bedel ve gerek ister. Aksi halde dua değil emir veya sipariş olur. Af, mağfiret ve hayrı isteme ile bazı ahlaki tutumlar haricinde, peygamberlerin, dünyaya taalluk eden çok az duasının olduğunu daha önce hatırlatmış idik. Zira sayılan hususları talep etmek, Mevlâ ve Efendimiz’in emridir. Onun haricindeki hususlarda dua etmek için önce güç nispetinde gereğini yapmak, imanı sağlam tutmak, sabretmek ve ibadetleri hakkıyla ifa etmek icap ediyor.
  2. Yetki ve ilim sahibi kimselerin, üzerine düşeni yapmak yerine, tenkit veya tavsiyede bulunmaları da yine yukarıdaki ayeti kerimede menedilen ahlaki tutuma dâhildir. Zira kılıcın da kalemin de ve hatta paranın da bir gereği vardır. Her nimetin hamdi, gereğini yerine getirmek iledir. Makamın hakkı, hüküm ve fiil iledir. İlmin hakkı, hakikati söylemek ve savunmaktır; yoksa üzülmek veya sevinmek değil. Paranın hakkı ise helalinden işletmek ve infak etmektir. Makam sahibine dert yanmak, ilim sahibine ağlamak, para sahibine de dua etmek (kastımız, infak etmesi gereken yerde “Allah nasip etsin” veya “inşallah ihtiyacınız giderilir” kabilinden cümlelerdir) yakışmaz.
  3. Babalık, hocalık ve diğer tüm büyüklük ve makamlar için de aynı durum geçerlidir. Bu tür sorumlukların gereğini yapmak, “yapamıyorsam giderim” demek değildir. Gitmek, acizliğin kesinleştiği ya da makamın makam sahibine galip geldiği son noktada olur. Onun haricinde “bildiği ile amel etmemek” ve “sorumluluktan kaçmak” ile herhangi bir vacibi terk etmek arasında mesuliyet bakımından bir fark yoktur.
  4. Yani özetle her türlü nimette esas mesele; “hak etmek veya hak etmemek değil hakkını vermek veya vermemektir.”

Yazımızı; “hocam, bazen göründüğünüzden daha materyalistsiniz” diye cevap yazan ve yazılarımızı dikkatle okuyan Ayşe Hanım’a cevap vererek bitirmek istiyoruz:

Tabi ki inanç anlamında, hâşâ, materyalist ya da seküler olamayız. Lakin;

Ahiret yanında dünya için de çalışıyoruz. Yani biraz dünyevi/seküleriz. Yani melek değiliz. Ruhban da değiliz.

Dünyadan istifade ediyoruz. Yani biraz materyalist ve menfaatçiyiz.

Ahirette kendimizi kurtarmak ve Allah’ın rızasına nail olmak için çalışıyoruz. Bu anlamda benciliz.

Rasyonalistiz. Yani aklımızla hareket ediyoruz.

Ama buradaki;

Dünyevilikten kasıt, Allah’ın helallerinden istifade etmek ve yeryüzünün mirasçısı olmak,

Menfaatten kasıt, hem kendimizin hem de insanlar başta olmak üzere tüm mahlûkatın, dünya ve ahiret maslahatını gözetmek,

Bencillikte kasıt ise, önce kendimizi madden ve manen ıslah ederek daha sonra üzerimize düşen diğer sorumlulukları ifa etmek,

Rasyonellik ile kastımız ile duygularımızı öldürmek değil ama duygularımızı kontrol etmek; yani aklımızı duygularımıza değil duygularımızı aklımızın emrine vermektir. Zira insan, akıl sahibi olduğu için sorumludur ve diğer canlılardan farkı da budur. Aklımız ile şeriatın hükümlerini anlar, dünyayı imar eder; yine aklımız ile nefsimiz ve şeytanla mücadele ederiz.