Selsebilli bahçelerden ölüm tarlalarına

Abone Ol

Önceki gün Candan Nemlioğlu’nun “İslam Bahçeleri” isimli konferansını izledim. Geçmiş zaman masalını bu değerli ilim insanından dinlemek nasıl iyi geldi; Lahor’dan, Şiraz’dan her yanın selsebillerle, taraçalı havuzlarla çevrelendiği, suların, ağaçların el ele tutuştuğu, lotus çiçeklerinin, palmetlerin, Rumilerin etrafı bezediği o harika geçmişten, şimdi ne kadar da uzaklara düşmüşüz.

Artık bahçelerimizi konuşmuyoruz.

Coğrafyamız baştanbaşa ölüm tarlası.

Kanla, barutla, cinayetlerle, katliamlarla, toplu ölümlerle anılan acılı yazgımıza ağlamaktayız. Müslüman coğrafya adeta ıstırabın filminin çekildiği bir platoya dönüşmüş.

Irak’ta milyonlarca cana mal olan hesaplaşma bugün Suriye’ de. Sanki bize uzakmış gibi tüm bu zulümler. Halep’te dantel yüzlü camiler vurulmakta, bizde Beşiktaş tepeleri bombalarla doğranmakta, İslam coğrafyası baştanbaşa ölüm bahçesi ilan edilmiş.

Yüreklerin dayanmadığı, gül yüzlü bebeklerin boğularak can vermelerini sarsılmadan izleyebilmekteyiz.

Hardal gazı, sârin gazı derken.

Klor gazı ile boğulan insanları görmemek için kimimiz hemen kumandaya uzanıp kanal değiştirip magazine odaklanmakta, kimimiz sıradan bulup salatasını yüreği acımadan yiyebilmekte, kimimiz hak ediyorlar bile diyebilmekte.

Amerika, çocuk ölümleri için gelen tepkiler karşısında kahramanlığı elden bırakmıyor, göstermelik olarak Esed’in askeri üssünü vuruyor, Rusya celalleniyor. Bir cihan savaşı çoktan start almış; adeta bahisleri, ralliyi, turnuvayı kazananın ödül töreni beklenmekte. Dünya yeşil barış bahçelerinden hızla uzaklaşıp ölüm tarlaları kurmakta, daha fazla insan öldürüp daha fazla silah satıp daha fazla kazanma hırslılarının yüzünden insanlık can çekişmekte.

Diktatörler, canavarlar, cellâtlar, zebaniler yayılmış ortalığa.

Amerika’sı, Rusya’sı ve diktatör Esed; sivil mahalleri, camileri, İdlib’de çocukları vurmakta. Ve o kadar çaresiz insanlar, ölümden, klor gazından kaçacak sığınacak yeri olmayan insanlar; ülkemize canlarını attıkları anda bizlerin de canavarlaşmaları, onları kovmaları, ırkçı pis bakışlarla dünyayı onlara bir kez daha dar etmelerimiz.

Sanki insanlar evlerini, yurtlarını, mal mülklerini bırakıp gelmekten çok mutluymuş gibi zaten boğazlarına kadar acıya batmış kardeşlerimizi canından bezdiren kaba davranışlarımız. Sanki ölüme ve acıya çok uzak duran bir yazgımız varmış, savaş bizi yakmazmış edalarımız.

Oysa daha yeni, Temmuz’da yaşadık onca ölümlü darbe savaşlarını, kardeş kavgasını.

Gölbaşı’ndaki TÜRKSAT’a giderek yayınları kesmeye çalışan 16 sanığın yargılandığı davada, olay gecesi şehit edilen TÜRKSAT Tesisler İşletme Direktörü Ahmet Özsoy’un eşi Yasemin Özsoy, sanıkların yaptığı savunmaları eleştirirken bizdeki Esed’leri anımsattı. Olayların başlaması üzerine, lojman bahçesindeki çardağa komşularıyla inerek dua etmeye başladıklarını, burada helikopterle tarandıklarını, yanlarında çocukların da bulunduğunu ifade ederek, “Evlere kaçtık, kapılarımız yumruklandı, ‘Tahliye olacaksınız, buralar bombalanacak’ dediler. Esed’in son yaptığını duydunuz, orada sizin yaptığınızın ondan ne farkı var? Bunları yapıp hala Müslüman’ız diyebilecek misiniz?”

Müslümanlar şaşırmış, dünyanın çivisi çıkmış, azgın hırsların lavları kaplamış ortalığı; ne bahçe kalmış ne bağ…