Bir önceki yazımızda sekülerleşme üzerine konuşmaya başlamıştık. Özetle kendimizden kaynaklı nedenlere değinirken toplumsal pratiklerdeki değişimin hızına karşı fikri üretimin daha yavaş ilerlemesinden dolayı dinle beslenen toplumsal pratiklerin başka arayışlara girmesine neden olduğundan bahsetmiştik. Çünkü son üç asra kadar toplumsal değişimin hızıyla zihinsel dönüşüm uyumlu bir şekilde ilerliyordu. Ancak son üç asırdaki bu hızlı değişimin doğurduğu toplumsal sorunları fikri üretimin karşılayamadığına değindik. Bu şekilde ortaya çıkan sorunun sekülerleşmenin temel nedeni olduğunu ifade etmeye çalıştık.
Toplumsal pratiklerin başka arayışlar içine girmesi Müslümanlar özelinde Batılılaşma çabalarıyla neticelenmiştir. Müslüman toplumlar mevcut sorunların üstesinden Batı tarzı düşünme ve yaşama biçimiyle gelebileceğini düşünmüş ve benimsemiştir. Müslümanları hem sosyal, hem siyasal hem de hukuki alanda taklide götüren süreç buradan kaynaklanıyor. Batı tarzı düşünme ve yaşama biçimi aynı zamanda sekülerleşmeyi de beraberinde getirmiştir. Hâlbuki değişime direnmek yerine özgüvenle değişimi omuzlayabilecek fikri bir çaba olsaydı, taklide yönelmek yerine tarihi birikimin üzerine inşa edilen aktif bir üretimden söz edebilirdik. Burada taklidin iki farklı yönünden bahsedebiliriz. Birisi geçen yazımızda değindiğimiz değişimin doğasına aykırı şekilde geçmişin günümüze güncellenmeden aktarımı, diğeri ise Batılı düşünme biçiminin ve yaşam tarzının süzgeçten geçirmeden aynen aktarımıdır. Sekülerleşme sürecinde ilki nedense ikincisi ilkinin bir sonucu olarak karşımızda duruyor.
Sekülerleşmenin nedenleri üzerinde durmamız gereken diğer bir husus ise sosyo-psikolojik etkenlerdir. Burada özellikle yeni kuşakların dünyaya ve hayata bakış açılarına dikkat çekmemiz gerekiyor. Günümüzde yeni kuşaklara şöyle bir baktığımızda sorumluluk almaktan kaçınan ve kendilerini sınırlayan kurallara pek de sıcak bakmayan yaklaşımlarına şahitlik ediyoruz. Buna karşın din insan hayatını belirli kurallarla sınırlayan, belirli sorumluluklar yükleyen ve belirli ritüelleri emreden bir muhtevaya sahiptir. Doğal olarak genç, dinin bu alanının dışında kendini konumlandırmak istemektedir. Bu da dini alanın dışında yaşamayı ve düşünmeyi beraberinde getirecek ve sekülerleşme sürecini hızlandıracaktır.
Son olarak değinmemiz gereken neden, yakın siyasi tarihimizde yaşananların seküler siyaset anlayışını bir alternatif olarak sunmasıdır. Son 25 yılda iktidarı domine eden muhafazakâr siyasetin kullandığı hamaset dilinin beslendiği kaynak dini ve milli motiftir. Bu muhafazakâr dilin iktidar tarafından hoyratça kullanılması muhafazakâr, milliyetçi ve İslamcı muhalefetin elindeki tüm siyasi söylemi de kendi tekeline almasına neden oldu. Buna karşın muhafazakâr, milliyetçi ya da İslamcı muhalefetin yeni bir dil ve söylem üzerinden siyaset inşa edememesi ise, siyasetin seküler değerler üzerinden alan bulmasına vesile oldu. Buradan kendisine alan açan seküler siyaset, iktidarın karşısında muhalefeti domine edecek güce ulaştı. Seküler değerlerden beslenen siyaset anlayışı 25 yıllık iktidar sürekliliğinden rahatsız olanlar için sığınılacak liman oldu.
Son iki yazımızda sekülerleşme sürecine giden yola döşenen taşları konuşmaya çalıştık. Burada gördüğümüz kadarıyla sekülerleşme bir neden olarak doğal olandan sapmayı değil, bir arayışı temsil ediyor. Bu arayış elbette bir olumlama ya da olumsuzlamayı ifade etmiyor. Buradaki açıklamaların sonuçtan bağımsız olduğunun bilinmesi gerekir. Çünkü asıl önemli olan bu arayışın sonucunda nereye varıldığıdır. Müslüman kimliğini önemseyenler için bu arayıştan yeni bir duruş geliştirmesi beklenir. Ancak bu şekilde zorunlu bir arayışı sapmaya dönüştürmeden bir imkân olarak kullanabiliriz.