Paradokslar yüzyılında yaşıyoruz. Karmaşık, insanların zihnini bulandıran, bulanan zihinlerin kendilerince çıkış yolları arayışında büsbütün karışan ve karmaşıklaşan durumlar söz konusu. İnsan olma sorumluluğu, Müslüman olma bilinci arasında yoğun bir ilişki var. Yaratılan en değerli varlık olan insan, yükümlendikleriyle bir değerdir. Önce insan olma, sonra da sahih ve hakiki bir Müslüman olma. Elbette ki bu, Müslümanlar için özel bir durum. Her insanın tercihi farklı olabilir, yaşama niyeti de. Bu tercihler de insan için bir yol ve yöntemdir.
Yabancılaşan insan, bu karmaşa ve kaoslardan kendine bir yol bulmaya çalışıyor. Bu yollar kendisi için önemli. Asıl değerli olan kendine yabancılaşmadan, özünden kopmadan varlığını sürdürebilmesidir.
Batı düşüncesinin bütün yönleriyle hayata egemen olduğu bir dönemi yaşıyoruz. Materyalizm insanların ruhuna sinmiş durumda. Ne yazık ki Müslümanlar da bundan kendilerini kurtaramıyorlar. Var olma adına onlara benzeme, onlar gibi yaşama ama görünüm olarak da Müslüman kalmaya çabalıyor. Asıl sorun burada başlıyor.
Batı düşüncesinin ideolojileri kendi mantığını dayatıyor. Yaşama biçimiyle birlikte teknolojisini ve onun kavramlarını da. Böyle olunca onların arasında kendine yer bulmaya, onlar gibi olmaya gayret ediyor.
Sağcılık bir Batı ideolojisidir. Muhafazakârlık ve milliyetçilik de. Hâl böyle olunca sosyalist, Marksist, faşist düşünce mensupları da yaşama tarzında aynıdırlar, birbirlerinden farklı değildir. Şöyle bir etrafa bakılınca bu kesimlerin tamamı sadece sloganlardan birbirlerinden farklıdırlar. Kapitalizmin, maddeciliğin dayatmaları her kesim için geçerlidir.
Günümüz sağcı ve muhafazakâr kesimlerin görünümleri diğerlerinden farklıdır. Yaşama biçimleri, burjuva tutkuları karşıt diye bilinenlerden hiç de farklı değildir. Karşılıklı dayatmalar, birbirlerine alan bırakmama çabaları daha çok yer kapmayla ilgilidir.
Her ideoloji, kendi hayat tarzını dayatırken kendi adaletini de kendine göre oluşturuyor. Birbirlerinden en çok çektikleri budur.
Yasaklar ve baskılar insanları tepkimeye götürüyor. Bunun somut örnekleri yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın her yerinde var. Batı dünyasının en jakoben görünümlü olanı Fransa’dır. Diğer ülkeler onu takip ediyorlar. Bu anlayış her yönüyle Türkiye’ye de yansıyor. Sağı, solu, muhafazakârı ve milliyetçisi fark etmiyor. Aynaya bakılsın, herkes kendini orada şeklen farklı görür, ruhen aynıdırlar.
Müslümanım diyen insanlar sadece Sevgili Peygamberimizin adını anarlar, saygı da gösterirler. Ne ki, adalette, hakkaniyette, kul hakkında, yaşama tarzında ve ilişkilerinde hiç de örnek alınmıyor.
Kapitalist sistem içinde sağcılar ve muhafazakârlar, namaz ve niyazlarında, giyim ve kuşamlarında sadece Müslüman bir görüntü içindedirler. Bu da biraz zorlama. Modanın, tüketimin, aşırı savurganlığın, israfın, başkasının her yönüyle hakkına girildiği bir anlayış sadece şekil ve görüntüdür.
İçinde bulunulan durumun kendilerine sağladığı güç ile insanları ezen, onlara sevgi ve merhamet ile yaklaşamayan, yeryüzü nimetlerini sadece kendileri için düşünenlerin görüntüsü ve kimi eylemleri kendisini kurtarıyor mu? Dünya nimetlerini kendisi için düşünürken bunu sadece kendisi için tüketenlere ne demeli?
İnsanlar, bir jakoben anlayıştan kurtulurken bir başka jakobenlikle karşıtlarını baskı altına alıyor. Amaç kazanımların korunmasıdır. Birlikte yaşama ve birlikte olabilmenin dışında nimetleri sadece kendine ait bilmedir.
Bazı konulara girmenin zorluklarını yaşıyoruz biz de. Karşıtların keskinlikleri kimseye alan bırakmıyor, ortam sadece kaotik bir duruma bürünüyor. Hemen herkes kendine demokrat. Aşırılıklar ruhlara iyice sinik. Gücü eline geçiren jakobenleşiyor.