“Koca Osmanlı diyorlar. Bir kilo şeker üretemeyen Osmanlı ile övünüyorlar!”
Kılıçdaroğlu böyle demiş, Uşak’ta partilileriyle buluştuğunda. Şeker fabrikası 1926’da Uşak’ta kuruldu da demiş.
Uşaklılara tarih bilgisini ispatlamak için böyle konuşmuş olamaz Sayın Kılıçdaroğlu.
Şekeri konu etmesi ortalığı tatlandırmak arzusundan da kaynaklanmamıştır.
Uşaklılara kendini sempatik göstermek, sevdirmek gibi bir niyeti olmadığı da belli Sayın Kılıçdaroğlu’nun.
Bayram değil, seyran değil... Evet ama, Kılıçdaroğlu’nun da bir huyu var. Şikayet üzerine, suçlamak üzerine kurar konuşmalarını...
“Koca Osmanlı diyorlar.” Tutun, yakalayın!
“Bir kilo şeker üretemeyen Osmanlı...” Çaylarını hep şekersiz mi içmişler Osmanlı’nın insanları? Reçel bilmiyorlar mı?
Bir çocuk, ortaokul sıralarında okuyan bir çocuk gösterdi bu konuşmasının internet alanlarındaki görüntüsünü ve bir soru sordu bana.
“Osmanlı’yı reddetmek için bir bunu mu bulmuş?”
“Osmanlı ile övünüyorlar!” Büyük günahlardandır, der gibi laik Kılıçdaroğlu. Kurtaralım onları, çaresizler... Der gibi... Kızgınlığı sevgisinden(!) Kaynaklı galiba.
Halbuki cevapçılarının şeker atölyelerinin adresini vermesine hiç gerek yoktu. Bir cümle söylemeliydiler Sayın Kılıçdaroğlu’na. Gel, sen de sev Osmanlı’yı; sen de övün Osmanlı ile..
İçinde yaşadığın devleti kuran insanı Osmanlı yetiştirmiştir. Hiç değilse buradan saygın olsun. Osmanlı, koca Osmanlı olduğu için devlet kuran koca adamlar yetiştirmiştir; şeker, şerbet işleriyle senin arzu ettiğin kadar ilgilenememiş olsa da...
Evet, 1926’dan beri Uşak’ta şeker fabrikamız var ama, partinin başında da sen varsın. Demek ki şeker etkisi senin şikâyet ettiğin kadar değilmiş.
İnsanları eğitmek, bilgilendirmek gerek. Onlara kızmanın hiçbir manası yok. Aramız hiç kimseyle şeker renk olmamalı. Hatta onunla birlikte bir onuncu yıl marşı da söylesek olur.
İstanbul Üniversitesi’nin Turan Emeksiz adlı yemekhanesinin uzun koridorunda sıra yürüyüşü yaparken, duvar yazılarını okumak da zevklerimiz arasındaydı. Onuncu yıl marşını oraya da yazmışlardı, biraz muzipçe...
Çıktık açık alınla,
Hamama girdik nalınla,
Dokuz kişi yıkandık,
Bir tek kalıp sabunla.
O günlerde gülüp geçtiğimiz bu latifeye karşı çıkarken sonraları, 10. yıl marşını içinde kaybolurcasına söyleyen Cumhuriyet çocuğu arkadaşlarımıza da destek verdik hatta.
Ne güzel! Osmanlı insanlarının size yazdığı ve besteleyiverdiği marşı okuyorsunuz. O Osmanlı insanlarının neler yaptıklarını övünerek söylüyorsunuz.
Cumhuriyet kurulduktan sonra doğan ve 50 yaşına eren öz ve hakiki Cumhuriyet çocuklarının 50. yıl marşını bilen mi var bugün? Bunu demedim ama, trans halleri bittiğinde anlamışlardır.
Kılıçdaroğlu 1926 yılı dedi, Uşak Şeker Fabrikası dedi. 1926 yılında açılan Alpullu Şeker Fabrikası’nın adının geçtiği bir gazete haberi okuyalım 1927 yılına ait.
“Alpullu’da kurulan şeker fabrikası, şekerin kilosunu 13 kuruşa mal etmektedir. Oysa, ithal malı bir kilo toz şeker, İstanbul limanında 3 kuruşa teslim edilmektedir. İthal malı şekerin fiyatını, Alpullu’nun fiyatı hizasına getirmek, halka pahalı şeker yedirmekten başka bir sonuç vermemektedir.”
Uşaklı yahut Alpullulu şeker üreticileri Osmanlı’nın insanlarıydı. Fabrikalarını kurdular ve dünya piyasası ile fiyat farkına rağmen sahip çıktılar eserlerine. (Engellediğiniz Ağır Sanayi hamlelerine yazın şimdi)
1926 eksi 1923 eşittir 3 denklemine bakıp, 1926 yılının Uşaklılarının 3 yaşında olduklarını herhalde iddia edemeyecektir Kılıçdaroğlu.
Bir devlet yıkılır, yerine kurulan devlete şeker fabrikası ödül olur, gibi bir hipotez de olamayacağına göre...
Kılıçdaroğlu’nu Uşak’ta dinleyen bir Uşaklı olmak isterdim. Osmanlı, sizin gibi insanlar gelecekte konuşmasınlar diye Uşak’ta şeker fabrikası kuracaktı, bütün hazırlıklarını yapmıştı ama, ömrü vefa etmedi. Osmanlı’nın Uşak’taki insanlarının torunları olarak kusurumuza bakmayın, derdim.
“MENEMEN”Cİ KARTEL ERBİL’Lİ ARIYOR
Kartel gazetesinin Büyükelçi Karlov’un katili ilgili manşeti yine kartel kalemşorlarınca tartışılıyor. Taktikleri gereği...
Önce, “Katil, Nurettin Yıldız’ın vaazını dinlemiş” diye başlık atmışlar, kuş katliamcıları. Sonra ortalık kan gölü durumu.
Ertesi gün başrolde ünlü Devşirme var. Diyor ki: “Katil, Nurettin Yıldız’ın vaazını dinlemiş diye başlık atmak, Nurettin Yıldız’a yapılmış büyük haksızlıktır.”
Gazetesini eleştirmiş oluyormuş böylece.
Saygının, insanlığın kırıntısı yok durumları... Ne kendilerine, ne de okuyucularına... Açıklıyoruz efendim!
Katil, bir tek o işi mi yapmış? Yani bir tek Nurettin Yıldız vaazı mı dinlemiş? Sinemaya, tiyatroya gitmemiş mi? Bir lokantada mesela pilav üstü döner yememiş mi?
Ne zaman dinlemiş, nerde dinlemiş, binaenaleyh dinlemiş de ne olmuş? Nurettin Yıldız vaazını başka dinleyenler yok mu imiş? Onlara ne olmuş? Onlar ne yapmışlar? Bir katil üstünden hedef saptırmak, bir başkasını hedef göstermek yazıktır, ayıptır, günahtır!
Demirel üslubuyla sorsak, giriş böyle olurdu.
İlk günün katliamından sonra başrole çıkarılan Devşirme’nin hesabı bir özür dilemek değil, gemisini Adliye binalarından uzaklaştırmaya çalışmaktır.
“Katil, Nurettin Yıldız vaazını dinlemiş, diye başlık atmak, Nurettin Yıldız’a yapılmış büyük haksızlıktır.”
Sadece haksızlık mıdır bay Devşirme?
İftira etmek, kara çalmak, bölüp parçalamak gibi deyimleri de var güzel Türkçemizin. Hangisini koşmuştunuz o haksızlığın yanına? Doğru cevap hepsi mi? Ama tercihiniz daha çok bölüp parçalama üstünedir.
Katilin cebinde bir gün önce gittiği sinemanın bileti çıksa ve orada Şener Şen’in “Eşkiya” filmini seyretmiş olsa, katil Şener Şen’den eşkiyalık öğrenmiş, diye mi yazacaktınız manşetinize.
Hayır! Bu basitlik kimseyi kamplaştırmaz, kimseyi bölünmüş, parçalanmış yapmazdı. Onun için bir hoca aradınız? Nurettin Yıldız dediniz. Neden daha medyatik bir “Hoca” seçmediniz; hesabınız ne; biz bilmiyoruz.
Nurettin Yıldız, katilin vaazını dinlediği Hoca... Bu algıyı yaymak, bu etiketi yapıştırmak istiyordunuz, manşetinizle bunu başardınız, kartelli olmak marifeti gereği...
Marifetin gereği, ertesi günlerde de devam eder Kartel’de. Yapılanın yanlış olduğu yazılarak, haberden bir gün önce habersiz kalanları da haberdar etmek. Kaçıranlar için tekrar hesabı...
Ne adaletli adamlarmış, suçlarını biliyorlar gibi bir kanaate, bu itirazların insanları yönlendirmeyeceğinin eğitimini almış kartelciler olarak, Devşirme görevini tamamlamış oluyor. Sırada “Ağa” var daha. Bu haber böyle kolay bırakılır mı? Bölme, parçalama işlerini çok basit mi sanıyorsunuz?
Üst akıl (Akıldane derdi Anadolu insanı) Ağa da ertesi gün olmamış diyor. Haberi kaçıranlar için Devşirme üstünden bir daha yazarak...
Bir iftiranın itirafının arkasından bir özür geleceğini sananlar, yanılıyorlar. Kuvvetlendirme pozisyonu alıyorlar üstelik.
Ama onlar da “Katil, Anadolu lisesinde okumuş demişlerdi!..”
Moskova metrosundaki mahcup Rusun, misafiri Amerikalıya, ama siz de Kızılderilileri kesmiştiniz, demesi gibi değil bu savunma...
Kartelciler eğitimli, kartelciler bilinçli...
Var sayalım ki “Katil, Anadolu Lisesinde okumuş” demek büyük hata, büyük ayıp...
Siz bunu, Nurettin Yıldız başlığı atarak mı engelleyeceksiniz yahut ödeme bedeli yapacaksınız? Dahası Anadolu liselerinin genel avukatlığı kartelin üstünde midir?
Üst akıl ağa gerekçesini şöyle söylüyor: “Katil, İmam-Hatip Lisesi’nde okumuş, deseydi...”
İftiranın büyüğü, açıklamayı yapan Devlet adamına yönlendiriliyor. İmam Hatipli olsaydı, demeyeceklerdi, başka bir kılıf bulacaklardı...
Anadolu Lisesi ya da İmam Hatip Lisesi... Bu ülkenin okulları değil mi? Fark ne?
Gaye bölmek parçalamak olursa, fark işte böyle bulunur. Madem öyle, işte böyle!
Anadolu Lisesi diyen o yetkiliyi, Anadolu liselerinden sorumlu değilmiş, onları dışlamış biri havasında tanıt denseydi, başka şekil bir yazı mı çıkacaktı kalemlerinden?
Şu noktayı da atlamasın insanlar: Tavırlarının gerekçesini Katil Anadolu Liselidir, denmesinde aratmaları yalanlarıdır. Katil’in, Halep demesine, Suriye demesine, Arapça (!) konuşmasına rağmen İmam Hatipli olmamasınadır içlerini kanatan üzüntülerinin sebebi.
Ne hissedersin, diye de soruyor Devşirme’sine, üst akıl ağa.
İmam Hatip’liliği onun adına tescillendirerek...
O Devşirme ki, evli(!) erkeklerle gülerek resimlenmiş olmaktan etkilenmesin; müftü çocukluğu durumları sarsılmasın icabında...
Memlekette kuş kalmadı.
Ey bu ülkenin insanı, elin oğlu, pardon kartelin oğlu işte böyle kullanıyor, malzeme yapıyor sizleri... Artık bil!
TARİH VE TEKERRÜR
İçişleri Bakanı Soylu’nun demeçleri bana bir şeyler anlatıyordu; ses olarak duyup mana yüksüz algıladığımda...
Ben nerden tanıyordum bu üslubu? Sorusuna gelmem zor olmadı.
“Ecevit, gibi”likti Sayın Soylu’nun konuşmalarından bana ulaşan aşinalığın adı. Ecevit, kendi medyasında daha fazla güzelleniyor, umut olduğu daha fazla vurgulanıyordu. Farkları bu idi.
“Ne konuştu be!” diyordu partilileri de, sempatizanları da... Anarşiden ölen insanların sayısı tek ve resmi kanal TRT ekranlarında açıklanırken, ya da gazetelerinde bugün ölenler listelerindeki sayılar çoğalırken.
Ecevit konuşuyor, konuşuyordu.
Bunlar, anarşinin son çırpınışlarıdır diyordu...
Yangın sönerken çok duman çıkarmış diyordu...
Böyle şeyler demesine diyordu ama, ülkemizde her gün yeni ölenler oluyordu, kurşunlarla...
İçişleri Bakanı o günlerde 10 yaş civarında bir çocukmuş. Televizyonda Susam Sokağı’ndan sonraki haber saatlerinde o da dinlemiştir Ecevit’i. O da duymuştur Ecevit’ten, anarşinin bitmesi için kendilerinin tek çare olduğu demeçlerini...
İçişleri Bakanı’mız Süleyman Soylu’nun çocukluk zamanları öyle zamanlardı işte. Onun, tarih verdiği, süre verdiği demeçlerini duyunca ben de o günleri hatırladım.
Zaman bir kez daha zaman kazanma vaktine gelmişti benim hayatımda...
Bu yazıyı 19.12.2016 tarihli Gazetemizde Adnan Öksüz’ün köşesinde okudunuz.
“İlk”in tarihinin olmaması dikkatlerden kaçmamış, herkes bir tahminde bulunmuştur ama, ben gereğini yaptım.
Ömer Yüksel Özek Bey’e sordum o “ilk” günün tarihini. Yeni bilgiler de aldım.
Erbakan Hoca’mızın asistanlık günleri. Gönderen rahmetli Kotku Hazretleri... Ziyarette Hoca’mızın yanında Yahya Oğuz Bey var.
Rahmetli Erbakan Hoca’mızın “Hoca”lığı “ilk” Sandıklı’da tescillenmiş. Gönderilme sebebini de böylece öğrenmiş olduk.
Allah gani gani rahmet etsin hepsine.
NECMETTİN HOCA...
“Yol muhabbetleri” ilginçtir…
Edirne’ye Ömer Yüksel Özek Bey ve Mustafa Kurdaş’la aynı araçla gittik… Ömer Bey ve Kurdaş, Necmettin Erbakan Hocamızın en yakınında yıllarını geçiren iki isim… Hâl böyle olunca, yol boyu, merhum Erbakan Hocamızla ilgili anı ve hatıralarını naklettiler. Ömer Bey’in bir anısı dikkatimi çekti;
“Erbakan Hoca, Sandıklı’ya gidiyor. Orada bulunan şeyh efendi Erbakan Hocamıza, ‘Necmettin Hoca’ diye hitap ediyor. Bu bir ‘ilk’tir. Sonrasında Erbakan Hocaya hep öyle hitap edildi. Bakanlar Kurulu’nda, partide, içerde, dışarıda. Hatta İstanbul Teknik Üniversitesi’nden (İTÜ) arkadaşı olan Süleyman Demirel bile bu andan itibaren ‘Necmettin Hoca’ demeye başladı…”