Şehrin İtibarı Nasıl Olur?

Abone Ol

 -I-

Şehrin iki boyutu vardır. Biri maddi, fiziksel boyutu yani herkesçe görülebilen; yolları, binaları, sokakları, pazarı, çarşısı gibi bir diğeri de manevi boyutudur. Manevi boyutu ise bu maddi boyutuna ruh veren, şekil veren düşünce, inanç ve kültürdür. Şehir, bu bakımdan toplumsal ilişkiler bütününe, insanlar arasındaki münasebetlere varana kadar her şeyi biçimlendiren ve insanlar arasındaki mesafeleri en aza indirgeyen aynı zamanda ilişkilerin yoğunluğunu da maksimuma çıkartan bir yerdir. Nitekim şehrin bir takım üretimleri olur ve bu hayat içerisinde akıp gider. Zamanla üzerine koyarak, değişerek ve de dönüşerek devam eder. Aslında bu yönü ile de kendine has bir yapıya sahiptir. Bunda insan özellikleri de önemli yer tutar. Hem fiziksel boyutu hem de manevi boyutu ile bir bilinç çerçevesinde şekillenir.

Bu bilinç nasıl bir özellik taşıyorsa şehrin bir bakıma mayası da o bilinç çerçevesinde mayalanır. Bu maya bireylerin davranış özelliklerinden, üretim ve tüketim biçimlerine varana kadar birçok şeye sirayet eder. Aynı zamanda bu maya toplumların birlikte hareket etme, beraber yaşama özelliklerini, şehrin yaşam armonisini ve kültür mozaiğini de belirler. Bugün dünyanın aldığı biçim ve mesafelerin kısalması, dünyanın hızlı bir şekilde birbirine benzemesi sadece fiziki boyut ile ilgili değil aynı zamanda manevi boyutu da etkilemektedir. Modern dünyanın inancı olan sekülerizm, dünyanın her yerinde baskın bir şekilde manevi boyutu biçimlendirirken; kapitalizm ise işin maddi boyutunu bu inanç perspektifinden şekillendirmektedir. Bugün bütün bunlar insanların, toplumların ve mekânların değişip dönüşmesinde ana unsurlardır. İşte bu yeni biçimlerin çarpık ilişkisi sonucu tuhaf bir takım algılamalar ve uygulamalar zuhur etmektedir.

Özellikle taşranın boşalmaya başlayıp şehirlerin aldığı göçlerle değişen demografisinden melez kültürleşmelerinden ve yeni yaşam biçiminin getirmiş olduğu ya da dayattığı birçok durum şehirleri ve şehrin mayasını başkalaştırıp yeni biçimlendiricinin istediği noktaya sürüklemektedir. Burada kültürel dokular, tarihi motifler üzerine uygulanan her işlem şehirlerin hafızalarını yok ederken, türedi bir zihinsel biçim şehirlerin yönetimini devralarak onların belleğini, bilgisini, dokusunu, kültürünü hızlı bir şekilde dönüştürüp yok etmektedirler. Nitekim bundan en çok pay alan yerler sanayileşmiş şehirlerdir. Buralarda ortaya çıkan yaşama biçimi koma halinde cihaza bağlı hastanın durumu gibidir. Daha iyi bir “geçim” için yola çıkan göç katarları ne gideni gittiği yerde rahat ettirirken ne de kalanları abad edebilmektedir. Hem taşra daha çok yalnızlığa ve ıssızlığa bürünürken, modern kentlerde, metropollerde kalabalıklar arasında ıssızlaşan, yalnızlaşan insanın kendinden, kimliğinden soyunması da bu durumun bir diğer boyutudur. Ayrıca bir trajedidir.

Bugün hayatın birçok yönü ile ilgili problemlerin temelinde şehirlere kimliğini veren ve insanları şekillendiren şehir düşüncesinin geçirmiş olduğu değişim süreçlerinin ortaya çıkardığı çarpık düşüncelerin doğurduğu kimliksiz, merkezinden ve bağlamından kopmuşluk vardır. Bu bakımdan şehir üzerine düşünmek başlı başına bir mesele olarak soruları ve sorunları ile muhataplarını beklemektedir. Ne kadar küçük adımlar, kendi meşrebince yoğrulmalar olsa da bu büyük kaotik ortamda yeterince kendini gösterememektedir. Bir şehir inşa etmek için en başa dönmek gerekir. Mekâna, insana, zamana bakış açısına gitmek gerekir. Ancak o zaman soruların peşine doğru bir yerden başlayarak düşülebilir. Her sorunun çıkardığı yolculuk cevaplardan çok yolculuğun öğretisi mukabilince kıymetlidir. Yolun eğiten, öğreten bir yanı vardır.

-II-

Bütün bunlar içerisinde bugün şehirler sakinlerine ne vaat ediyor. Şehirleri yaşanabilir kılan özellikler nelerdir? Diye düşünürken, önüme çıkan bir yerel yöneticinin mülakatı tamamen düşüncemin boyutunu değiştirdi. Bu yönetici, temsiliyetini sağlayan araçtan, kıyafetten şehrin itibarını ve bunun ne kadar haklı ve önemli olduğunu anlatırken kendini müsrif ilan edenlere karşı da başka yerel yöneticilerin kullandıkları markalara ve o markaların maddi değerlerine vurgu yaparak bulunduğu yeri daha düşük markalar ile mi temsil etseydi diye böyle düşünenleri kınıyordu. İşte bütün bunlar şu soruyu açığa çıkartıyor; Bir şehrin itibarı ne ile sağlanır? Şehrin yerel yöneticilerin giyim kuşamı ya da araçları ile mi? Yoksa o şehrin yönetilme biçimi ile mi? Şehrin tabiatı ile barışıklığı, şehirde yaşayan insanların sosyal, kültürel ekonomik müreffehliği ile mi?

İşte burada yukarda bahsetmeye çalıştığım değerler biçimi devreye giriyor. Bugün şehir düşüncesinin çarpıklığı ile birlikte yerel yönetimlerde yaşanan liyakatsizliklerin oluşturduğu çok ayaklı problemler kümesi bizi büyük bir yozlaşma ile yüz yüze bırakıyor. İnsanına hizmet için yetki alan insanların aldıkları yetkiler ile yeni bir sosyal sınıfın parçası olma, siyasi ve ekonomik beka arayışları neticesinde bu yetkileri topluma bir üstünlük ve had bildirme noktasına dönüştürüyor. Örneğin halkın verdiği yetki neticesinde ortaya konulan bir iş yine halkın hizmet alımından kısılarak göze sokulurcasına bak ben sizin yetkinizle size neler yaptım. Ben yaptım! Modunda bir yaklaşıma dönüşüyor. Hizmet etmek için arasından çıktığı mahallelisine, komşusuna artık farklı bir makamdan bakan insanların bir şehre verebilecekleri bir şey yoktur. Yaptıkları ise sadece birkaç makyaj ile bir dönem daha partilerinin, liderlerinin kendisini halkın önüne koyması için atılmış ucuz işlerdir.

Burada elbette seçim sisteminin, yerel yönetim anlayışı ve uygulayışının halka sadece önüne konulan adaylardan birini tercih etmesi ve dört yıl boyunca zamanını bekletmesi üzerine kurulmuş olması en büyük neden olarak durmaktadır. Hizmet tanımının doğru yapılmaması, halkın yaşadığı beldenin, şehrin yönetiminde söz sahibi olmaması elbette bunda başat rol oynuyor. Bir karar alırken orada yaşayan insanları yok görmek ve her şeyi bir insanın estetik, ahlak ve izanına bırakmak elbette şehir düşüncesine, yaşantısına bir şey katmayacağı gibi itibarı da kendi kürkünde, bineğinde aratacaktır. Yeni rant kapıları açmak, mahir bir grup eliyle sürekli bu sürecin bir nemalanmaya dönüştürüldüğü için, bu ortamda şehrin kaygısını duyacak bir bilinç de maalesef gelişmeyecektir.

Oysa şehir inşa etmek bina dikmek demek değildir. Şehir düşüncesinin temelini güzellik oluşturduğu gibi onun itibari noktasını da güzel yaşam oluşturur. Hem fert bazında hem toplum bazında bir refah ve dayanışmanın yanı sıra tabiata ve insana hürmet eden bir anlayış bu güzel yaşama giden yolu açabilir. İtibar, şehirde yaşayanların emniyeti, huzuru ve gülen yüzüdür. Zaten asıl muteber olan bunlardır. Bunu sağlayabilmek, kürkün cinsinden türünden daha kıymetlidir. Fakirlerin, garip gurebanın haklarını namus gibi algılayıp koruyabilmek ve onların hallerini iyileştirebilmektir. Bir şehrin yöneticisinin itibarı da halkına hizmet verirken hizmet etmenin mesuliyetini kuşanması ile olabilir. Ortaya çıkardığı değerler, üretimi ve emeği ile ancak itibar sahibi olabilir. Yaşanabilir bir şehir istemek için önce insanın kendine karşı dürüst olması, sonra da mesuliyet sahibi olması gerekir. Onun için itibarı nerede aradığımıza bakmamız gerekiyor. Hoşça bakın zatınıza…