Şehrin inşasında artı(k) zaman

Abone Ol

Bilinenin aksine ülkeleri güçlü kılan insanlarının çok çalışması değildir. Vakit bakımından bir artı değerin, artık zamanın oluşturulması geç fark edilen bir gelişmişlik göstergesidir. Bu bilinç bir çeşit tembellik, çalışmadan kaçma, aylaklık, serkeşlik gibi ucuz tanımlamalardan uzaktır. Genellikle “serbest zaman” olarak literatürde kullanılan “artık zaman” tam da insanın yaşam kalitesine, ülkenin geleceğine, nesillerin sıhhatine, ideallerin imkânına olanak tanıyan gerçek değerdir.

Bilindiği üzere “artık değer teorisi” üretim araçları, para, emek gibi ekonomik temelli bir yaklaşımın “kıymet görme” ürünü olarak belirdi. Ancak bu bir tür yanılsama idi. Malumun ilanı olacak ama zamandan daha kıymetli bir şey dünya ölçeğinde henüz keşfedilmedi. Öyle ki zaman artırmak artık bir lüks olarak kendisine servetler harcanan önemli bir tasarım haline geldi.

Endüstri kapitalizminin ilk evresinde ekonomi sosyolojisinin temel dinamikleri ayrı ayrı irdelendi. Eşitsizlikler, çıkar, örgütlenme gibi kavramlar yeniden ele alındı. Fakat “iş bölümü” hem kadim hem de modern yönü ile en önemlisi idi. Çünkü böylelikle uzmanlaşma ve toplumsal bütünlüğün yanı sıra zaman artırıldı. Doğal olarak gelişmede bu yönleri ile örtük olarak “artı zaman” kategorisinde ele alınmaya başlandı.

Avrupa’da endüstri 1.0 neyse de, endüstri 2.0 epey hararetli geçti. 19. yüzyılın başında işçiler 16 saat karın tokluğuna çalıştılar. Dönemin vesikaları günde 12’şer saatlik iki vardiya hakkı kazanıldığında işçilerin büyük bir nimete kavuşmuş olduklarını gösteriyor.

Endüstrileşmenin anavatanı İngiltere’de bir fabrikada dokuma işçilerinin yüksek ısı derecelerinde su içme izni olmadan günde 14 saat çalıştıkları, 7-15 yaş grubundaki çocukların günde 15 saat ayakta kaldıkları biliniyor. Fransa’da ise çalışma saatlerini düzenleyen ilk kanun 1841 tarihinde yürürlüğe girdi. Buna göre 12 yaşından küçük olanların(!) 8 saatten, 12-16 yaş arasındakilerin(!) 12 saatten fazla çalıştırılması yasaklandı.

Aynı dönemde Osmanlı’da ise devlet memurları ramazan ayında öğle namazına doğru işe gittiği, ikindi namazı vakti ile de mesailerini tamamladıkları biliniyor.

20. yüzyılın başında Fransa’da işçilerin emeklilik ve yıllık izin hakkı yoktu. Haftalık çalışma süresi 70 saat idi. 1900 yılında çıkarılan bir kanun ile yetişkinlerin mesai saati 12 saatten 10 saate indirildi. 1906’da hafta sonu tatili kabul edildi, 1919’da günlük mesai 8 saate indirildi.

1936’da haftalık çalışma süresi 40 saat olarak belirlendi ve senede 15 gün ücretli izin hakkı verildi. 1956’da yıllık izin 3 haftaya çıkarıldı ve mecbur edildi. Bu izin 1969’da 4 haftaya, 1982’de 5 haftaya çıkarıldı. 1983’de 37,5 yıl çalışmış olanlara emeklilik yaşı 60’a çekildi.

Günümüzde ise OECD (Ekonomik Kalkınma ve işbirliği Örgütü) verilerine göre Fransa haftalık 35 saat çalışma ile dünyada standartları zorlamaktadırlar. Türkiye ise geç kapitalizm evresinde Avrupa ülkeleri sıralamasında resmi 45 saatlik çalışma ile en uzun süreye sahiptir. Çalışmayı seviyoruz vesselam!

Peki, bu hesaplar aslında bize ne gösteriyor? Yahut bir perspektifle şehirlerimiz açısından ne anlam ifade ediyor? Artık zaman öncelikle insanın düşünme hacmini genişletir. Kendisine ve çevresine olan alakasını yükseltir. Kültür becerisine katkı sunar. Zorunluluklar alanının terk edilmesini sağlayarak yaşamın estetize edilmesine imkân verir. İrfana yol açar, yol verir. Şehir kurar, ünsiyet geliştirir.

Kaçımız onca evren tüm çıplaklığı ile karşımızda dururken kafamızı kaldırma ve temaşa etme ihtiyacı duyuyoruz. Kaçımız yaşadığımız şehirlerdeki anormalliklere taaccüp ediyoruz. Kaçımız bir şehir bilinci ile yapabileceğimiz işlere, dâhil olabileceğimiz mevzulara iştiyak duyuyoruz. Kaçımız sömürüye, rant odaklarına teyakkuz halindeyiz. Kaçımız gerçek bir sivil toplum anlayışı ile şehirleşmeye, şehirli olmaya katkı sunuyoruz. Velhasıl olanca pasiflik yahut koşuşturmaca içinde zaman arttırabiliyor muyuz? Gerçek meselelerimize zaman ayırabiliyor muyuz?

Öğrenciliğinde bu minvalde hemen hemen bütünü “artık zamana” girer. Şehrin bütün damarları aslından talebelerin avuçları arasındadır. Her ne kadar ekonomik yetkinlik hassas bir etken olsa da nerede “ne yenir”, nerede “kim dinlenir”, nerede “hangi kitap bulunur”, nerede “şiir yazılır”, nerede “müzik dinlenir”, nerede “sırdaş bulunur” pekiyi bilirler. Biraz görgülülüğe, eğitime yüz tutsun en kavi ve kalbi eleştiriyi yapabilecek donanımlara haizdirler.

Yine şairler, düşünürler, garipler, güzeli faydalıdan haşmetli görenler bu kategoride hayat öğrencisi olarak birlikte saf tutarlar. Ucube binalar onların gözüne ilişir. Selamsız, muhabbetsiz ilişkiler en çok onları rahatsız eder. Doğanın hunharca katledilmesi en çok onlara dokunur. “Başkası” olana duyulan öfke, kışkırtmaca en çok onları ötekileştirir. Üstüne üstlük sanki toplumdan değillermiş gibi hakir bir muamele görürler. Körlerin gözü, dilsizlerin dili, anlayışsızların anlayışı olurlar da bir türlü yaranamazlar.

Tahakkümü göz ardı etmek de doğru değil. Çünkü zihinlerin, gönüllerin, değerli vakitlerin sürekli siyasi çalkantılarla, korku tünelleriyle, baskı gruplarıyla, rızık telaşlarıyla, gelecek endişeleriyle, beka sorunlarıyla işgali bir “artık zaman zulmüdür”. Sürekli yoğunluklar, internet bağımlılıkları, trafik çileleri, başıboşluk, stres türevleri bir “artık zaman zulmüdür”.

Ancak meselenin bir de diğer tarafı var. İnsanlar muhabbetsiz mahallelerde yaşamaktan, sokaksız sitelerde bulunmaktan, apartmanlardaki hücre evlerde konuşlanmaktan, toprağa değmemekten, ne yediğini bilmemekten, fabrikasyon meşgalelerden, hayatı ipotek eden ödemelerden rahatsızlık duymuyorsa artık “artık zamana” ihtiyacı kalmamış demektir. Allah rahatlık versin…