Şehr-i Sitanbul

Abone Ol

Her seferinde mi yeniden görür gibi şaşarak bakar insan.

Her defasında mı güzelliğini selamlamaya kifayetsiz kalır.

Mümkünü yok bir başka muadili düşünülemez bile yeryüzü şehirleri ile.

Sekiz bin yıllık tarihi ışıltılar saçarken,  yeni doğmuş küçük bir bebek gibi örselemeye çekinerek izlersiniz her taşını, karesini, su damlasını.

Yenikapı buluntuları Roma öncesi dönemini aydınlattı.

Megaralılar, Persler, Atinalılar, Gotların su yolu ettiği güzelim kent.

Roma İmparatorluğu’nda, Konstantinopolis olarak başkent idi.

Bizans döneminde Nika ayaklanması yaşasa da Ayasofya ile taçlandı.

İstanbul sevdası ile Arap seferleri olurken, 730’da belki de Müslüman akıncıların tasvirden kaçışlarından etkilenen imparator Leon, kiliselere ikon yasağı getirdi. Ancak 150 yıla yakın bir süre sonra ikonlar,  tekrar kiliselere girebildi.

1204 İstanbul’un karalı yılı idi, Latin işgalini gördü,  şehir talan edildi.

Yıldırım Bayezid de vurulmuştu,  şehrin Anadolu yakasına fetih mührü olarak, 1396 da AnadoluHisarı Kalesi’ni yaptırdı.

Torunu Fatih, 1452’de Rumeli Hisarı’nı adeta uzayın fethi gibi şehrin iki kaşı arasına yerleştirdi, bir yıl sonra da beklenen vuslat gerçekleşti.

Erguvanlı mayıs devrimi ile Osmanlı,  mimari fethi de başlatıp; Eski Saray, Yedi Kule, Fatih Camii, Topkapı Sarayı’nın inşaatına başlandı.

Yavuz’un hilafeti devralmasıyla, Müslüman dünyanın kalbi oldu, Kanuni ile refahta zirveyi gördü.

Gerçi Nika mirası ile yeniçeriler, ayaklanmalardan asla vazgeçmediler, sultan Genç Osman’ı katledecek kadar.

Bir çiçeğin iktidarını görecek kadar da naif ve zarifti, 3. Ahmed’in Lale Devri’nde İstanbul.

1800’lü yıllar Batılılaşma sevdasının zuhuru idi, Batı saraylarının adaptasyon dönemi başladı, Dolmabahçe, Beylerbeyi, Çırağan inşa edildi.

Sonrası geri sayma dönemi, 2. Abdülhamid çöküşü engellemeye çabalasa da, Batı’ya eklemlenme sürtüşmeleri, Balkan ve Cihan Harbi, bitişi idi imparatorluğun.

Osmanlı’nın da Bizans gibi tarih sahnesinden ayrılıp yerine Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu.

1923 ile başkent değildir artık yeni devlet, İstanbul’a nefretle baktığından başşehir olarak Ankara’yı görmüştür.

Lakin Atatürk,  Ankara’yı değil İstanbul’u mesken tutmuş, vefatına değin Dolmabahçe Sarayı’nda yaşamıştır. Ondan sonra da İnönü’nün çocukları yerleşmiştir saraya.

Celal Bayar tercihini, daha sakin gördüğü karşı kıyıdaki Küçüksu Kasrı’ndan yana kullanmıştır. Uzun yıllar kaldığı kasrın karşısındaki camiye gelen Müslüman cemaatin gürültüsünden rahatsız olup camiyi yıkın emri vermiş, böylece İstanbul saraylarının o eşsiz akşam güneşlerinin, gurub vakitlerinin keyfini; cahil cemaatin sesi (!) olmadan çıkarabilmiştir.

Bütün bu yazdıklarımın daha genişini dün yurt dışından gelen bir üniversiteli gençlik grubuna anlattım.

Onlara sözüm vardı gezdireceğime dair elbette tarihi yarımadadan başladık, Boğaziçi’ni ertesi güne bıraktık.

Ayasofya başlangıç noktamızdı, o kutsal üçgende Sultanahmet ve Topkapı arasında; Hipodrom, Yerebatan Sarnıcı, Türk ve İslam Eserleri Müzesini gezdik.

İkinci durak olarak; Çemberlitaş, Kapalıçarşı, Beyazıt Camii, Süleymaniye Camii, Bozdoğan Kemeri, Fatih ve Şehzadebaşı Camileri, Kara Surları, Kariye Müzesi.

Üçüncü durak, Gülhane ve Sarayburnu, Sepetçiler Kasrı, Yeni Cami, Mısır Çarşısı, Fener,  Balat, Eyüp.

Taksim ve İstiklal Caddesi’ni onlara bıraktım, kendileri gezecekler.

Ertesi gün, Boğaziçi; Dolmabahçe Sarayı, Yıldız Şale, Ihlamur Kasrı, özellikle Anadolu yakasının Üsküdar kadın camilerini, Beylerbeyi Sarayı’nı, Küçüksu ve Mecidiye Kasırlarını dolaştık.

Elbet daha ince detayları, benim o çok sevdiğim, açık hava mescitlerini, çeşmeleri, dergâhları, koruları gezemedik.

Ne garip, senede böyle birkaç grupla gezerim, her seferinde İstanbul’u; o muhteşem güzelliği yeni görüyormuşçasına heyecanlanır ve sevinirim.