Şehitlerin emaneti olan devlette terör elebaşına özgürlük talebi kabul edilemez

Abone Ol


Türkiye Cumhuriyeti, sıradan bir devlet değildir. Bu devlet; Çanakkale’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da ve terörle mücadelede verilen ağır bedeller üzerine inşa edilmiş büyük bir devlet geleneğinin devamıdır. Her karış toprağında şehit kanı bulunan bu Cumhuriyet, milletin ortak iradesinin ve bağımsızlık ülküsünün eseridir.

Bugün kamuoyuna yansıyan bazı gelişmeler ise, millet vicdanında derin yaralar açabilecek niteliktedir. DEM Parti, DBP ve bazı sivil oluşumlar tarafından “Özgürlük Mitingleri” adı altında çeşitli etkinlikler düzenleneceği açıklanmıştır. Basına yansıyan bilgilere göre bu mitinglerin temel taleplerinden biri, terör örgütü PKK elebaşı Abdullah Öcalan’ın “fiziki özgürlüğü”dür.

Açıklanan programa göre 27 Haziran 2026’da Van ve Mersin’de, 28 Haziran 2026’da ise İstanbul Bağcılar Meydanı ile Diyarbakır İstasyon Meydanı’nda mitingler düzenlenecektir. Yapılan açıklamalarda yalnızca iletişim ve çalışma koşullarının değiştirilmesi değil, doğrudan “fiziki özgürlüğün önünün açılması” ve buna ilişkin yasal düzenlemelerin yapılması da talep edilmektedir.

Burada üzerinde durulması gereken husus, bir siyasi görüş tartışmasının ötesindedir. Çünkü mesele herhangi bir siyasi aktör değil; on binlerce insanın hayatına mal olmuş bir terör örgütünün elebaşıdır.

Türkiye yaklaşık kırk yıldır terörle mücadele etmektedir. Bu mücadelede askerlerimizi, polislerimizi, korucularımızı, öğretmenlerimizi, doktorlarımızı ve masum vatandaşlarımızı kaybettik. Binlerce aile evladını toprağa verdi. Nice çocuk babasız, nice anne evlatsız kaldı. Bu nedenle terör meselesi yalnızca güvenlik sorunu değil; aynı zamanda bir vicdan ve hafıza meselesidir.

Demokratik toplumlarda elbette her fikir ifade edilebilir. Ancak demokrasinin en temel şartı, şiddetin ve terörün meşru siyaset alanının dışında tutulmasıdır. Demokratik siyaset ile terör arasındaki çizgi bulanıklaştırıldığı anda, hukuk devleti zarar görmeye başlar.

Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir. Hukuk devletinde mahkeme kararları, anayasal düzen ve millet iradesi esastır. Terör suçlarından hüküm giymiş bir kişinin “özgürlüğünün” siyasi kampanyalarla gündeme taşınması, hukuki olduğu kadar toplumsal açıdan da ciddi sonuçlar doğurabilecek bir meseledir.

Asıl unutulmaması gereken gerçek şudur: Devletler yalnız bugünü değil, gelecek nesilleri de düşünmek zorundadır. Terörle mücadelede verilen tavizlerin bedeli çoğu zaman yıllar sonra ortaya çıkar. Bu nedenle devlet aklı, günübirlik siyasi hesaplarla değil; milli güvenlik perspektifiyle hareket etmek zorundadır.

Türkiye’nin ihtiyacı; terörün siyasi taleplerini tartışmak değil, terörün her türlüsünü kesin biçimde reddeden ortak bir milli duruş oluşturmaktır. Şehitlerin emaneti olan bu devlette, milletin hafızasını yaralayacak adımlardan kaçınılmalıdır.

Çünkü mesele yalnızca bir kişinin hukuki statüsü değildir.

Mesele; Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısı, milli egemenliği, anayasal düzeni ve gelecek nesillere bırakılacak devlet mirasıdır.
Ve unutulmamalıdır ki; şehitlerin emaneti olan bir devlette, terör örgütü elebaşının özgürlüğü siyasi talep haline getirilemez.