Materyalizmin insanlığa en büyük zararı ruhunu çalması, kendi denetimine alması, kendisini kendisine unutturmasıdır. Şehirler bulundukları insanın ruhunu taşırlar. Şehirlere ruh veren insandır. İnsan, kendisinden uzaklaştığında bambaşka bir varlığa dönüşüyor. Canavarlaşıyor, vahşileşiyor, sınır tanımıyor.
İnsan iyilikler ve güzellikleriyle güzeldir. Güzel özellikleri hem kendi yaşayışına hem de yapıp ettiklerine yansıyor. Şehirleri inşa eden insanlar ruhlarını kattıklarında hangi özü taşıdıkları anlaşılıyor, belli oluyor.
Maneviliği yüce şehirler seçkindir. Bu sadece medeniyetimizle sınırlı değildir. Gerek doğuda ve gerekse batıda, İslâm coğrafyasında öne çıkan şehirler manevi özellikler taşıyanlardır.
Anadolu coğrafyasındaki şehirlere şöyle bir göz atarsak hangisi hangi özellikleriyle belirgindir. Diyarbakır, Mardin, Urfa, Erzurum, Konya, Edirne, Bursa, Kütahya, Sivas, Ankara ve başta İstanbul. Günümüz, ya da sonradan oluşan şehirleri nasıl anacağız?
Modern şehirlerin devasa gökdelenleri, insanı yutan AVM’leri, siteleri, aralarına sıkıştırılmış heykelleri neyi nasıl anımsatıyor, neyi ve kimi temsil ediyor. İnsanlık kendisini Tanrı’nın yerine koyduktan sonra ancak firavunlaştı. Kendisi de bu yapıların arasında birer karıncaya dönüştü, kendisi olmaktan çıktı. Kendi eliyle büyüttüğü, azmanlaştırdığı şehir/nesnelerin kölesi oldu. Onlar için yaşadı. Onların arasında ne olduğunun farkına bile varamadı.
Kars’a gidildiğinden orada en çok dikkat çeken nedir, ya da Erzurum, Sivas, Mardin, Urfa ve diğerlerine?
İstanbul’un ruhunu çalan kendi bütünüyle kuşatan materyalist ruhun inşa ettiği kentlerdir. Bunların arasına sıkıştırılan camilerin bir anlamı yoktur. Olsa bile yetersizdir. Ataşehir beldesinin devasa binaları arasına sıkıştırılan Mimar Sinan adı konulan cami sadece bir makettir ve bir ağırlığı yoktur. Ezanları bu devasa binaların duvarlarına çarpıp yitiyor. Zaten kentin gürültüsü, boğucu atmosferi insanı edilgin kılıyor.
Bursa’yı dışarıdan kuşatan o devasa yapılar, bölgenin ekili, verimli arazilerini işgal ederken, bereket Bursa o manevî yüceliğiyle yüksekte kalıyor da varlığını sürdürüyor.
Konya’ya dışarıdan giden biri, orada neyi arayacak, neyi merak edip görecek? Devasa yapılar ise her yerde aynıdır, birbirinin benzeridir, hiçbir manevilik taşımazlar. Hazreti Mevlâna olmasa oraya neden ve niçin gidilsin? Ney’in o güzel fısıltılı sesi, çarşılarda, sokak aralarında gezinmektedir. Farkında olunsun ya da olmasın o manevî ruhun etkisi oradadır ve vardır.
Devasa stadyumlar, AVM’ler her yerde aynıdır. O ışıltılı dünyanın rekabeti insanın ruhunu taşımaktan başka bir işe yaramazlar. Doymazlığı, açlığı, saldırganlığıyla insanı insan olmaktan çıkarıyor. Stadyumları doldurup boşaltan insanlar sadece içlerindeki birikintileri dışa vururlar. Bir süre sonra da etkisini yitirir.
Sarhoşluk ruhu ağır basar. Modern kent insanlarının vahşiliklerinin, cinayetlerinin, sınırsızlıklarının nedeni nedir? Materyalist ruhun insanı acımasızlaştıran baskısıdır. Kendisine olan saygısını yitirtir.
Şehirlere manevî ruh veren ne görkemli yapılardır, ne puthanelerdir, ne de ışıltılı dünyalarıdır.
İnsan unutkan bir varlık. Yakın zamanda yaşanan büyük depremlerin o modern yapıları, puthaneleri yerle bir ettikten sonra yeniden aynısını yapma tutkusuna kapılıverdi. Ya da sanki hiçbir şey olmamış gibi o materyalist ruha doğru koşuyor.
Materyalist ruhlu kentlerin insanları birbirini unuttu, tanımıyor, birbirinden kaçıyor.
Şair Nedim’in şu beyti bir ruhun yüceliğini nasıl da gösteriyor:
“Bu şehr-i Stanbul ki bî-misl ü bahâdır
Bir sengine yekpâre 'acem mülkü fedâdır”
Eşi ve benzeni olmayan İstanbul’un bir tek taşına bile yabancı mülkün tamamı fedadır. Ah, o füzelim ruha şu kirli materyalist el ve ruhu bulaşmasaydı!