Şehirlerin anaları

Abone Ol

Belki de ömürde bir kez Anadolu yakasına geçmekteler.

Avrupa yakasının varoşundaki apartman dairesinden çıkmak

öyle yılda bir kez bile mümkün değildir.

Onca iş, bir de israftır sırf zevk için şehrin Anadolu

yakasına geçip ne var ne yok diye bakınmak.

O gün, 9 10 kişi doluştukları arabadan indiler, ilk kez

denize bu kadar yakın olmanın şaşkınlığı ile uzaya ayak basmışçasına hayretle

mavi suları incelediler.

Hatta bir ikisi pabuçlarını çıkarıp eteği altındaki uzun

pijamasının paçalarını kıvırıp sahilin minik kayalarına çıktı.

Çocuklar gibi sevindi, yüzüne mutluluğun şifresi olan

gülümsemeler yayıldı.

Yanındaki akrabalarına avuç avuç sular attı.

Tesisin restoran kısmı pahalı olur düşüncesi ile çoğunun

yaptığı gibi kafeterya kısmına geçtiler, evden getirdikleri kahvaltılıkları

masalara açtılar.

Garson gelip uyardı, Dışarıdan yemek getirmek yasak

diye ama hiç morallerini bozmayıp gülümsediler, Olur olur bir kerecik idare

et diye garsonu sakinleştirdiler.

Birer çay alıp güzel manzaraya hayran hayran yemeklerini

yediler.

Ayaklarını sandalyeye uzattılar.

Restoranda yemeklerini yiyen insanlar onları hayretle

seyrettiler.

Birkaç kadın, arabalarına doğru giderken başlarındaki

örtüden dolayı kendilerini yakın gördüklerinden midir çocuklar gibi saf, baş

sallayıp gülümsemelerine bakmadılar.

Hatta bu benzer gibi görünen ama çok ayrı bir sınıfın

okumuş, paralı, markalı örtülüleri değil onlara bakmak, selamlarını almak,

buralarda ne işiniz var dercesine öfke ile gaza bastılar, dişleri arasında

ıslık gibi bir sesi, Allah tan onlar duymadı:

Yüzkaraları .

Şüphesiz belirli kesim için boyları kısa, şişman,

eğitimsiz, yoksul, kafaları çalışmaz idi.

Fakat kendi aralarında daha acımasız bir sınıflaşmanın

hâlâ farkında değillerdi, Ohh, ne güzel buralarda bile kapalılar var diye

sevinebiliyorlardı.

Kulaklığı ile yemeğini yiyen İmam Hatipli kız, annesi ile

iki laf konuşmamış ama onların yanından geçerken sitemle içini dökmüştü:

Geçen gün minibüse binmek zorunda kaldım, Allah ım o ne

korkunç müzik; üçüncü dünya ülkesinin en berbat ezgileri. Hele yolcular, o ter

kokuları, aha bunların aynıları, domino taşları gibi sıralanmışlar koltuklara,

bir daha minibüse kesseler beni, binemem.

Erzurum yöresinde eskiden bir laf vardı.

Gelin giden kıza, eşinin ailesini şöyle sorarlardı:

Kayınvaliden tango mu, biz gibi mi

Kız, tango dediğinde; acıyarak bakarlardı.

Zira tango diyerek modern bir kadının, bu köylü gelini

beğenmeyeceğini bilirlerdi.

Tango biraz da Atatürk ün, devlet meselesi kadar önemli

gördüğü Türk kadınını modernleştirmek için canını dişine takıp düzenlediği

balolardan kalma tango dansları telmih içindir.

Göreceğimizi gördük.

Duyacağımızı duyduk, değil tam olarak.

Salatun, penceresine Atatürk posteri asmış.

Kısa boylu, gözleri çipil çipil, yüreğinin temizliği

yüzüne vurmuş, pür tebessüm, asude Salatun.

Ev işlerine temizliğe gitmekte.

Bir evin bodrum kartında kiracı.

Bahçesinde çiçekler, asma çardağı altında pişirdiği

gözlemelerle mahallenin en cömert, sevilen komşularından.

Başı örtülü.

Çok güzel Kur an okumakta, beş vakit namazında.

Komşusu okumuş örtülülerden, penceredeki resme bakınca;

Salatun bütün saf kalpliliği ile şöyle der:

Çok mübarek adam

Salatun Ardahanlı, bu mübarekliğin kodlarını biraz da

anaların şehirlerinde aramak gerek.

Üç yüz yıllık Rus saldırılarını, her seferinde durduran

Salatun için Atatürk tür.

Salatun un gezici çocuklarının da bu mübareklikte tuzu

bulunmakta elbet.

Böyle böyle iç içe geçmiş helezonlar, puzzeler arasında

labirentlerden yol bulmak, bir hükme varmak çok da kolay olmamakta.

Anaları, çokça mensup oldukları şehirleri eğitmekte.

Şehirlerin anaları, kendileri hakkında yapılan hükümleri,

ters yüz etmekte.