Şehadeti arzulayan cumhurbaşkanı!

Abone Ol

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yaklaşık on beş gün

önce üç ülkeyi kapsayan bir Afrika turuna çıktı. Gezinin son ayağını oluşturan

Somali ziyaretinden hemen önce de hazırlık amacıyla ülkede bulunan Türk

heyetinin kaldığı otelin önünde bombalı saldırı düzenlendi. Saldırı sonrası

Somali ziyaretinin iptal edilmesi gündeme gelse de, Erdoğan yine de Somali

ziyaretini gerçekleştirdi. Ulusal medya pek üzerinde durmadı ama ziyaret

sırasında kendisine saldırıyla ilgili sorular sorulan Erdoğan, düşünce

dünyasını anlamamız bakımından çok önemli açıklamalarda bulundu.

Erdoğan a göre böylesi saldırılar her zaman her yerde

yaşanabilirdi ve Allah tarafından yazılan kaderin dışına çıkma imkânı da yoktu.

Hatta Allah şehadeti lütfederse böylesi saldırılarda kendisinin dahi vefat

edebileceğini söyledi. Doğrusu bu sözleri duyunca ülkem adına sevinmedim desem

yalan olur. Yani asırlar boyunca mazlumun dostu, zalimin hasmı olan

milletimizin Cumhurbaşkanı, şehadeti Allah ın bir lütfu olarak görmekte,

Allah ın rızası uğruna canını feda edebilmeyi arzulamaktaydı. Doğrusu bu durum

elbette sevinilmesi gereken bir durumdu.

Lakin bu güzel sözlerin ardından aklıma yine engel

olamadığım düşünceler üşüştü. Mesela şehadeti arzulayan bir lider tarafından 13

yıldır yönetilen ülkemde, nasıl oluyordu da Allah ve Resulüne harp sebebi

olarak ilan edilen faizci kapitalist ekonomik düzen işletilebiliyordu Nasıl

oluyordu da her ay birkaç kez düzenlenen iç ve dış borç ihaleleriyle faizci

baronlar beslenebiliyordu Nasıl oluyordu da tüyü bitmemiş yetimin hakkı olan

milyarlarca dolar, her yıl rantiyeye aktarılabiliyordu  

Ya da nasıl oluyordu da, bunca yıldır böyle bir liderin

yönettiği ülke, varlık sebebi Siyonizm in planlarını gerçekleştirmek olan

Amerika nın müttefiki olabiliyordu Böyle bir lider nasıl oluyordu da A tipi

protokolle karşılandığı Beyaz Saray ın gül bahçelerinden stratejik masallar

anlatabiliyordu Nasıl oluyordu da milyonlarca Müslüman kardeşimizin şehit

edildiği Afganistan ve Irak operasyonlarına destek verebiliyordu Böyle bir

liderin temsilcisi nasıl oluyordu da Amerikan başkanıyla at pazarlıkları

yapabiliyor, Bağdat a düşecek ilk bomba karşılığında kasasına girecek dolarları

hayal edebiliyordu Nasıl oluyordu da o at pazarlıklarının neticesinde kendi

toprağımızdaki askeri üslerden kalkan uçaklar, Bağdat a, Basra ya ya da

Felluce ye ölüm yağdırabiliyordu Nasıl oluyordu da Guantanamo da işkence

görecek olan mücahitleri taşıyan Amerikan uçakları, bizim hava sahalarımızı

kullanabiliyordu Nasıl oluyordu da Allah rızası için canını vermek isteyen bir

lider, kan ve gözyaşından başka bir şey getirmeyen Haçlı seferlerinin

medeniyetlerin kaynaşmasına sebep olduğunu söyleyebiliyordu Böyle bir lider

nasıl oluyordu da önce NATO nun ne işi var Libya da diyebiliyor, sonra da

Libya yı parçalara bölen işgallere bekçilik yapmak üzere savaş gemilerini

gönderebiliyordu Nasıl oluyordu da tüm dünyanın İsrail i korumaktan başka

görevi olmadığını bildiği füze kalkanlarına izin verebiliyordu

Sahi bin yıldır kanımızı akıttığımız, canımızdan aziz

bildiğimiz vatanımız, nasıl oluyordu da küresel şeytanların birliği olduğu

tescil edilen NATO nun toprağı sayılabiliyordu

Sorular zor, sorular uzun, üstelik aklıma üşüşenlerden

sadece birkaçı bunlar. İnanmak ve güvenmek istiyorum Erdoğan a. Böylesi

sorgulamaları pek yapmadığı anlaşılan ve yıllardır desteğini esirgemeyen

milyonlarcası gibi, o müthiş kafa konforuna bende sahip olmak istiyorum.

Düşünsenize, aman ya Rabbi ne büyük bahtiyarlık. Ve fakat işte bu kahrolası

sorular zihnimi kemirdikçe kemiriyor. Tünelin ucunda küçücük bir umut ışığı

arıyorum ama yazık ki bulamıyorum.

İtibar köşesi:

Tıpkı binlercesi gibi Hakkâri de babaları çobanlık yapan

7 yaşındaki Kevser, 11 yaşındaki Ümit, 13 yaşındaki Nursel ve 14 yaşındaki

Ubeyd kardeşler yalnızca iki kardeşe yetecek kadar ayakkabı ve mont

bulabildikleri için okula dönüşümlü olarak gitmek zorunda kalıyor; Dört kardeş ancak,

çocukların dönüşümlü olarak okula geldiğini fark eden yardımsever

öğretmenlerinin boşta kalan diğer ikisine de ayakkabı ve mont alması sayesinde

düzenli olarak okula devam edebiliyor.

Ve fakat bu topraklarda elbette itibardan tasarruf olmaz!

Kiziroğlu Erdem Başçı!

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan nihayet çıkabileceği

en yüksek makama çıksa da, mağdur kimliğinden ve müzmin muhalifliğinden hiçbir

şey kaybetmediğini her konuşmasında ispat ediyor. Erdoğan ın paralel yapı

olarak tanımladığı grupla birlikte hedef tahtasına oturttuğu bir diğer odakta

Merkez Bankası şu sıralar. Erdoğan aylardır Merkez Bankası nın faiz oranlarında

gerekli indirimleri yapmadığından şikâyet ediyor. 1 puanlık faiz artırımının

sadece kamu sektörüne yıllık 2,5 milyar dolara mâl olduğunu anlatıyor. Özel

sektördeki milyarlar da cabası. Dünyada faiz oranları düşerken, ne hikmetse

bizde düşürülmemesi sebebiyle yakındıkça yakınıyor. Oysa sadece faiz oranları

değil, dünyada petrol fiyatları da 120 dolardan 40 dolar seviyesine düşüyor ama

benzinden alınan dolaylı vergiler sebebiyle bu üçte birlik düşüş ancak cüzi

miktarlarda pompa fiyatlarına yansıtılabiliyor. Lakin ne hikmetse bu durum

Sayın Cumhurbaşkanımızın pek de ilgisini çekmiyor. Neyse neyse, konumuz benzin

ya da vergi değil, biz kaldığımız yerden devam edelim ve soralım; 2001 yılında

Kemal Derviş in ve IMF nin baskılarıyla çıkarılan 15 kanundan biri olan ve

Merkez Bankası na özerklik tanıyan yasayı değiştirmek bu kadar zor mu

gerçekten Madem Merkez Bankası eliyle hepimizin sırtına böylesine ağır bir yük

yükleniyor, çeşitli toplantılarda azarlamak yerine neden bu sorunun çaresine

bakılamıyor İddia edildiği gibi eski dostların darbe girişiminden

kurtulabilmek için devletin tüm işleyişi bir gecede değiştirilebiliyor da,

ülkemizdeki tüyü bitmemiş yetimin hakkı olan milyarlarca dolarlık ağır yükler

neden sırtımızdan atılamıyor Başkanlık gibi anayasal rejim değişiklikleri bile

konuşulabiliyor da, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası adını alan kurumumuz,

neden Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası haline getirilemiyor Varlıkla

yokluk arasındaki fark kadar önemli olan o i harfi, neden yerine

yerleştirilemiyor Sahi azizim, kudretli büyük ustamız bile bu kadar acizse,

Allah aşkına bu ülkeyi kim yönetiyor

Ceset ceset, kemik kemik inşa edilen haşmetli saraylar!

Bu hafta köşeyi kara kıta Afrika yla açtık, yine mazlum

Afrika ile devam edelim.

Tarihler 1839 u gösterdiğinde Amerikalı mucit ve işadamı

Charles Goodyear, büyük bir buluşa imza atarak kauçuğu sanayide kullanılan bir

madde haline getirdi.

Bu icat sayesinde Afrika nın incisi Kongo da bulunan yüz

milyonlarca kauçuk ağacı da, birden bire dünyanın en kıymetli servetlerinden

biri haline gelmişti.

Ve fakat bu servet Kongo nun zaten fakir olan halkına kan

ve gözyaşından başka da bir şey getirmedi.

Çünkü Kongo toprakları, Avrupa nın şirin (!) çocuğu

Belçika nın işgali altındaydı.

Belçika evet, bugün akmaz kokmaz bir memleket olarak bilinir.

Hiç de öyle değildir aslında.

Avrupalı ağabeylerinin yaptığı katliamların yanında pek

fazla ismi geçmese de, tarihinde kendine has canavarlıkları olanların ülkesidir

Belçika.

1865 te tahta çıkan Belçika kralı 2. Leopold, Kongo ya

hiç gitmemesine rağmen askerlerine verdiği emirler sayesinde 20 milyona yakın

Kongoluyu katletmesini bilmiştir.

Toplu işkence ve halkı baskı altında tutma yöntemlerinde

de çığır açan bir isimdir Leopold.

Günlük kauçuk toplama kotasını dolduramayan Kongolu

köylülerin çocuklarının ellerini ve ayaklarını kesmek de bu yöntemlerden sadece

biridir.

Daha önce de muhtemelen görmüş olduğunuz yukarıdaki

resim, Belçika kralı 2. Leopold un eseridir.

O resimdeki kesik el ve ayaklar, beş yaşındaki Kongolu

minicik bir kız çocuğuna aittir.

Hâlbuki Belçika akmaz kokmaz bir memleketti değil mi

Şirin(!) çocuğu Avrupa nın.

İyi bakın Brüksel ve Brüj e, Gent ve Liège e, çünkü o

ihtişamlı taş duvarların tuğlaları, Afrikalı çocukların kanlarıyla yapıştırıldı

birbirine. Dikkatli bakabilirseniz eğer, o ihtişamlı duvarlardan damlayan

kanları göreceksiniz yeryüzüne.

Evet evet, bütün bunlara rağmen Belçika, Avrupalı

ağabeylerinin yanında akmaz kokmaz bir memlekettir. Bu da böyle biline!