Gece ve gündüz... Karanlık ve aydınlık... Hak ve batıl!..
Birbiri ardınca gelip yerleşir yeryüzüne. Bir zaman şeytanın batıl sistemi
gelir ve kapkara bulutlarıyla çöker dünya üzerine. Sonra Rahman ın hükümleriyle
süslü Hak sistemi gelir ve aydınlığıyla boğar geceyi. Allahu Ekber nidaları
yükselir arşa kadar. Herkes mutludur. Sular çağlayarak koşar denizlere. Dağlar
vuslat türkülerini söyleyerek yürür. Çünkü toprak özüne, insan özlediğine
kavuşmuştur. Çünkü Hak gelince bütün maddi gücüne rağmen batıl yok olmuştur.
Karanlığın çığlıkları duyulur o zaman âlemler ötesinden. Çünkü gece bitmiş,
gündüz olmuştur!
Sonra insanların gevşekliği yüzünden; nemelazımcılığı,
boş vermişliği, umarsızlığı yüzünden, hem kendi kalplerindeki dinlerini, hem
yeryüzüne hâkim kılınan dinlerini korumada ciddi anlamda zafiyet göstermeleri
yüzünden, şımarıklığa kapılıp büyüklenmeleri, kendilerini Allah tan müstağni
görmeleri ve batılın sürekli işleyen çalışma sistemini unutup ellerindeki
aydınlığın sefasını sürme rahat ve keyfine dalmaları yüzünden; gece aralık bir
yerini bulur ve yeniden gelir gündüzün üstüne. Bu kez her yer karanlık, her yer
batıl olur! İşte tam da bu esnada, gece karanlığıyla yeryüzünü kaplamışken,
insan unuttuğunu hatırlar; Sure-i Asr!
Asra yemin olsun ki, insanlık hüsrandadır. Ancak iman
edenler, salih amel işleyenler ve birbirlerine Hakkı ve sabrı tavsiye edenler
müstesna (103)
Asr Suresi inanan bir insanın, kıyamete dek bitmeyecek
bir görevle programlanmasının adıdır. Bu görev iman etmeyle yetinmemek, salih
amel işleyip, insanlara Hakkı ve sabrı tavsiye etmektir. Bu görev davetçi olup,
insanları hayra davet etmektir. Bu görev, hüsrandan kurtulmak isteyenlerin
vazgeçilmez reçetesi olan tebliğdir...
Ey örtüsüne bürünen, kalk ve uyar (74/1-2) emri ile
başlayan bu emir ile Hz. Muhammed (s.a.v.) Habibullah ne zorluklar, ne çileler
çekmiştir de, yine de tebliğinden vazgeçmemiştir. Fitnenin, bozgunculuğun
devlet bazında yapıldığı bir zamanda Hz. İsa Ruhullah ne tür iftiralara
uğramıştır da, yine de Hakkı söylemeyi terk etmemiştir. Sokaklarına zulüm sızan
Firavun un sarayında Hz. Musa Kelamullah hangi imtihanlardan geçirilmiştir de,
yine de davasından taviz vermemiştir. Ateş çukurlarına atılan Hz. İbrahim
Halilullah, elle yontulan putları, tebliğiyle kalp putlarını parçalamayı görev
bilmiştir. Çünkü sırtına Müslüman damgası vurulan bir insan, son nefesine
kadar cihad ve tebliğ yapacağına söz vermiştir
Şimdiyse bizler 21. yüzyıl tebliğcileri Son ümmetin kim
bilir belki de son davetçileri Rahman ın halifesi olarak yeryüzüne
indirildiğimiz gün başlayan bu görevimizi, bir ayet ışığında yeniden gözden
geçirmek zorundayız.
Allah ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak
davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp
giderlerdi. Artık sen onları affet. Onlar için Allah tan bağışlama dile (3/9)
Sırtına deve pisliği atılan, yürüyeceği yollara dikenler
serilen bir Nebi ye iniyor bu ayet ve büyük ölçüde tebliğde izleyeceğimiz yolu
gösteriyor bize. Sert olmamayı, naif olmayı, yumuşak davranmayı öğütlüyor.
Öyle ya, Hak ve batılın böylesine birbirine karıştığı bir
dönemde, batılın Hakkın içine böylesine usta bir şekilde yerleştirildiği bir
ortamda bizim sert olmamız, karşımızdaki insanı incitir şekilde konuşmamız bize
bir şey mi kazandıracaktı Yoksa davamız mı yücelecek, dinimiz yeryüzüne daha
hızlı bir şekilde hâkim mi olacaktı
Her birisinden mesul olduğumuz ve kıyamette hesaba
çekileceğimiz yakınlarımızın, komşularımızın, akrabalarımızın kapısına kaç kez
gittik Kaç kere söyledim, beni dinlemiyorlar derken, elliden fazla Ebu
Cehil in kapısını çalan Rasulü hiç gözümüzün önüne getirdik mi
Apartmanımızdan, sokağımızdan, iş yerimizden, okulumuzdan başı açık bir kardeşimiz
ya da namaz kılmadığını bildiğimiz bir arkadaşımız geçerken, onu bir kez bile
uyarmadığımız için suçlu hissettik mi kendimizi Yoksa içimizden Cık cık
deyip başımızı öne mi eğdik görmeyelim diye Yoksa bizden uzak olsunlar da ne
yaparlarsa yapsınlar mıydı
Suçlayıp geçmiş miydik davamızı anlamayanları Yüzümüzü
çevirmiş, selamlarını almamış, ziyaretleri kesmiş miydik Bir de yüreğimize su
serpsin diye ağız dolusu küfürler mi etmiştik arkalarından Doğru ama onlar da
kaç kez söylediğimiz halde anlamamışlardı bizi! Kaç kez istediğimiz halde
vermemişlerdi desteklerini değil mi Ne yapıyorduk öfke nöbetleri geçirirken
Ne bekliyorduk hararetle anlatırken Peki, küfrederken, kızgın bir aslan gibi
kükrerken, egomuzu mu tatmin ediyorduk Karşımızdaki Firavun olduğu halde biz
de Musa mıydık Ki, ona karşı bile nezaketini koruyarak hatta konuşurken hata
yaparım korkusuyla kardeşi Harun (a.s.) u da kendisine yardımcı vermesini
isteyerek tebliğ yapan Musa (a.s.) ı örnek almıyorduk kendimize
Taş yağmuruna mı tutulduk ki, Taif te aldığı taş
darbeleriyle yürüyemez hale gelince Cebrail (a.s.) Ya Rasulallah! Emret şu iki
dağı birbirine kavuşturalım, helak edelim bunları. dediğinde, buğz bile
etmeyip Ya Rabbi ben aczimi Sana şikâyet ediyorum, onlar bilmiyorlar, bilseler
yapmazlardı diyen Kutlu Nebi nin şefkatine sarılmıyorduk biz de
Bilmiyor muyuz kavmine kızıp Rabbinden izin almadan
tebliği bırakan Yunus (a.s.) ın balığın karnında verdiği mücadeleyi Okumuyor
muyuz savaşta tam öldürmek üzereyken yüzüne tüküren kâfiri öldürmekten vazgeçen
Hz. Ali (r.a.) yi. Onun, o kâfire söylediği Seni az önce Allah için
öldürecektim. Ama sen benim yüzüme tükürünce bu nefsime ağır geldi ve seni
nefsim için öldürmekten korktum sözünü, bu hareketiyle bile nasıl müthiş bir
tebliğ yaptığını duymuyor mu kulaklarımız
Peki, bizler davet ederken kim için, buğz ederken kim
için, yüz çevirirken kim için, küfürler savururken kim için yapıyoruz
Hangimiz, nefsimizi temize çıkarıp Yalnızca Allah için diyebiliriz Peki,
hangimiz Allah için kızmadan, tekrar ve tekrar, olmadıysa yine kapılara
gitmeyi, yine karşımıza alıp sabırla konuşmayı, kapıdan kovulsa bacadan girmeyi
becerebilir Hangimiz bu devirde de, evet belki de tebliğdeki zorluğun
katmerlendiği bu zamanda da nefsimizi tamamen hiçe sayıp Allah adına dava
güdebilir
Susalım demiyoruz. Dinimize, Rabbimize, Rasulümüze
hakaret edilmişse, davamıza küfredilmişse, elbette sessiz kalmayacak ve en gür
sesimizle karşı duracağız. Fakat şunu söylemek istiyoruz, Erbakan Hocamızın:
Biz yeni bir dünyayı bu insanlarla kuracağız dediği insanlara, üslubumuzu
bozmadan, hanımefendi ve beyefendiliğimizden taviz vermeden, Allah ın
sınırlarını aşmadan, bizim yalnızca tebliğden görevli olduğumuzu, o insana
hidayet verecek olanın yalnızca Allah olduğunu bilerek, yani kendimizi yetki
mercii görmeyerek, çoğu zaman içimiz yansa da, kalbimiz parçalansa da, sabrımız
taşsa da, tahammül edecek halimiz kalmasa da yine Hocamızın deyimiyle Şefkatli
bir doktor gibi uyarmak, davamızı ve sevdamızı anlatmaktır bizim görevimiz.