“Halife”, “ahsen-i takvim”, “eşrefi mahlûkat” olarak yaratılıp, dünyaya geçici olarak sınav hikmetiyle gönderildik. Rabbimize döndürülüyoruz. Dünyada “hayır” ve “şer”le deneniyoruz. Emaneti kendi irademizle üstlenmişiz. Kulluğumuz ya Rahman’a ya da şeytana/nefsimize/tağutlara olacak. Aklımız var. Sorumluluğumuz var. İrade kuvvetimizi kullanabilmek, iyiye veya kötüye yönelip tercih yapabilmek kabiliyetimiz dolayısıyla tercihlerimizi doğru yapmaktan sorumluyuz. Hem iyiliklere hem de kötülüklere elverişli yaratılmışız. Aklı olmayanın zaten sorumluluğu da yoktur. Bir anlamda hayatımızın her alanında seçimdeyiz. Zıt, farklı seçeneklerle yaşıyoruz. Yiyecekler, giyecekler, ev, eş, meslek seçimleriyle yaşıyoruz. Gücümüzün yettiği konulardan gücümüz nispetinde sorumluyuz.
Oy/rey vermek hem bir hak, hem de görev... Oy vermek veya parti tercihi bizim inanç, görüş, bilgi ve amel, hatta ahlakımızla ilgili. Doğru tercih çok önemli yararlar sağlayabildiği gibi, yanlış tercihlerimiz de bizi ummadığımız zararlara sokabilir. Oyumuzun yararı da zararı da kişisel olmaktan öte geneldir; dünyevi, hatta uhrevi sonuçları vardır. Desteklediklerimizin yararlı işlerine de, zararlarına da ortağız...
Oy vermek, genel vekâletname vermektir. Beş yıllığına her şeyi tüm değerlerimizi, kaynaklarımızı emanet ediyoruz. Tasarruf yetkisi veriyoruz. Önceden azil söz konusu değil.
Seçmek, oy vermek sadece siyasi bir olay değildir. Hem maddi (dünyevi) hem de manevi (uhrevi) sonuçları olan bir olaydır. Unutmayalım ki itikadi mezhepler, siyasi ihtilaflardan doğdu.
Partimiz, oyumuz aslında kendi kimliğimiz, özelliklerimizdir. Lokmalarımız, eğitim ve öğretim hayatımız bizim görüşlerimizi/oylarımızı olumlu veya olumsuz etkileyebilir. Bilmediğimiz bir konuda nasıl bir fikir/görüş sahibi olabiliriz? Temiz olmayan lokmalarla, yanlış/eksik bilgilerle doğru tercih/ölçü ne kadar mümkün? Yalanın, iftiranın, hırsın yaygın olduğu bir ortamda seçmek/ayıklamak kolay mı? Bir kısım medyanın yalan, karartma, yandaşlıkla insanları nasıl yönlendirip, algı oluşturduğu büyülediği, şaşırtabildiği bir ortamda ak-kara, iyi-kötü, doğru-yanlış ne kadar ayıklanabilir?
Hiçbir parti/görüş insanları ateşe/zulme davet etmiyor. Her partinin çağırdığı bir yolu, düzeni, medeniyeti, reçetesi, çözümü, dünya görüşü vardır. Farklı ideolojileri savunurlar. Esasen bizim medeniyetimizde parti yoktur. Tevhit anlayışımız, tefrikayı (ayrışmayı, parçalanmayı) yasaklar. Bu parti fitnesi bünyemize gireli farklılıklarımız giderek arttı, sistemleşti... Biz şimdi tefrikada birlik beraberlik arıyoruz!? Bu ne kadar mümkün? Ne var ki, birlik, kardeşlik için çaba göstermek zorundayız. “Parti dini geçti, partili olmayanlar düşman” sayılmaya başlandı... Ne büyük felaket. Bizde siyasi partiler gerçekte/ temelde ikiye ayrılıyor. Batı taklitçisi/batı medeniyeti yanlısı çözümü batıda arayıp savunanlar; bunlar ulusalcı, sağcı, solcu, liberal, sosyalist vb. gibi batılı kavramlarla tanımlanırlar. Bir de Batı taklitçisi olmayan, İslam medeniyetine/kimliğine, kendisi olmaya gayreti/iddiası olan, batıla benzemeyi, beşeri çözümleri reddeden, insani değil, Rahmani reçeteye çağıran Milli Görüş partileri oldu. Yani çoklu sistemde temelde iki görüş mücadelesi var. AB, ABD yanlı, kaynaklı ve denetimindeki sağcı veya solcu partilerle, İslam birliğini, medeniyetini, çözümlerini savunan Milli Görüş partisi... Yolların kavşağında tercih durumundayız. Ya batıya giden trenlerden birisine bineceğiz; ya da kıblemizi doğrultarak dünyanın kalbi -ki onlar da işgal altında- Beytullah’a veya Mescid-i Aksa’ya gideceğiz... Ya yüzyıllardır yönelip girdiğimiz batı yolunda zillete devam edeceğiz ya da tevbeyle tekrar izzet ve adalete, Hak yolumuza döneceğiz...
Siyasi partiler, demokrasi dininin mezhepleridir. Partiler bizi neye, hangi yola/çözüme/reçeteye çağırıyorlar? Samimiler mi? Hangi araca binmeliyiz? Hangi yol sağlam? Ülkemiz kaç yüzyıldır hangi yolda?