Seçmenin azgınlığı

Abone Ol

22 Temmuz seçimini istatistikî verilere dayanarak yorumlamak ve değerlendirmek, aslında önceden kabulenilmiş ret ve onay yargısına haklılık kazandırma isteği olarak görülebilir. Böyle bir istek, sahibini ya sevindirir, gönendirir veya mutlu eder, ya da üzer, umutsuzluğa veya mutsuzluğa sevkeder. Sonuçta duygusal bir tepki sözkonusudur ve duygusallık bir açıdan mahiyeti gereği değişkendir, özneldir, sağlam bir görüşe, hele açıklamaya ulaşmayı işkilli hale getirir.

Oysa yapılması gereken bunun tam aksi olmak durumundadır. Bir başka ifadeyle tahlilci ve akılcı bir yöntemi esas almak, insan olarak da, toplum olarak da, genel bir tesbit yapmamızı sağlayacağı gibi, eksik ve fazlalıkların, yanlış ve doğruların neler olduğunu kavramamıza yardım eder. Bu bağlamda genel hatlarıyla tartışılması gereken öncelikli hususlar şunlar olabilir. Bu hususlar bir çok konuyu, kavram ve ilkeyi en azından gözden geçirme fırsatına imkan verme durumundadır. Dolayısıyla ulus, devlet, ülke, insan, tarih, kültür, dünya, sömürü, savaş, barış vb. konuların şöyle bir muhasebesini, sağlamasını yapma niyeti taşımak bile geniş bir rahatlık ve güven verebilirdi.

2007 yılı içinde iki önemli olay vardı. Cumhurbaşkanlığı seçimi ve genel seçim. Cumhurbaşkanlığı seçimi vesilesiyle, özellikle 82 Anayasası nın getirdiği düzenleme, dayandığı mantık ve kavrayışı açısından ve 90 lı yıllarda dünyanın iki kutuplu sistemden boşaltılması, kapitalist dünya görüşünün örtük bir total ideoloji olarak işlemeye başlaması gibi durumların da hatırda tutularak Cumhurbaşkanlığı olgusu kendisinin tartışılmasını adeta zorluyordu.

Elbette Cumhurbaşkanlığı, Mafya Babalığı kıyaslamasına yetebilen bir bilgi, düşünce, duyarlık ve kavrayış temelinde tartışmayı, değerlendirmeyi şart koşar. Daha tartışmaya başlamadan yetkileri azdı çoktu, başkanlık, yarıbaşkanlık türü sulandırmalarına dayanırsanız ve sorunu skolastik bir cedelleşmeye havale ederseniz, kastedilecek fazla bir mesafe zaten yoktur. Olmadığı iki aylık (Nisan-Mayıs) sürede görülmüş olmalıdır. Yapılacak genel seçim de, seçim değil, "zengin" ve "yoksul" yaftası iliştirilmiş, toplumsal kökleri olmayan iki seçmen yığınlaştırılmasının onayı halinde ortaya çıktı. Bu uygunsuz onayı, demokrasinin varlığını göstermesi demek olan ve bütünüyle ahlâkî vicdani yükümlülüğü içermesi gereken "seçim" yerine ikâme etmek isterseniz, bunun adı en hafifinden "manevi diktatörlük" olur.

22 Temmuz seçimi, nasıl "zengin" ve "yoksul" yaftası iliştirilmiş "seçmen" azgınlığının egemenliği olarak tezahür ettiyse, bundan sonra Cumhurbaşkanlığı ve seçimi de aynı anlam düzleminde seyredecek gibidir. Ama artık "Cumhurbaşkanlığı" ayrı, belki de yoz bir muhteva oluşumunun zarfı haline dönüşecektir.