Seçime giderken ülkenin hali

Abone Ol

Seçim kampanyasının yarın son günü. Giderek kızışan seçim kampanyasının bazı partiler tarafından hakaret yarışına çevrilmiş olmasının mantığı yoktur. Çünkü hakaret yarışında topluma sunulan bir teklif yok. Sadece daha fazla gürültü yaparak kabadayılık gösterisi sergilemek, rakibini ağır sözlerle itham etmek anlamına gelebilecek laf yarışının bu ülkeye kazandıracağı hiçbir şey de bulunmuyor. Ülkeye kazandıracak bir şey yok ama kampanyanın gürültü kirliliğine dönüştüğü bir noktada dikkatlerin o yöne çekilmesinde de etkili olmadığını söylemek mümkün değil. Öyle anlaşılıyor ki, başta iktidar partisi olmak üzere Meclis’te temsil edilen muhalefet partileri ne söylediğinin seçmen tarafından anlaşılmasından çok anlaşılmamasını tercih ediyorlar. Çünkü söyledikleri anlaşıldığı takdirde gerçek yüzlerinin ortaya çıkacağı kesin.

Bu bakımdan seçim öncesinde ülkenin ekonomik, sosyal ve özellikle de dış politikada içinde bulunduğu durumun tespiti gerekiyor. İktidar her ne kadar ekonomik bakımdan ülkenin çağ atladığını ileri sürüyorsa da, özellikle IMF’ye borcun sıfırlanmış olmasını dış borcun sıfırlandığı gibi bir görüntü ile sunsa da işin aslının çok farklı olduğu bir gerçek. Bugün IMF’ye olan borcumuzun sıfırlandığını söyleyenler iç ve dış borç faizine ödemek için bütçede 54 milyar lira ayrıldığını gizlemeye çalışıyorlar. Eğer dış borucumuz sıfırlanmış ise bu faiz nereye ödenecek, sorusunun makul bir cevabı olması gerekir. Böylesine iç ve dış borç stoku artmış olmasına rağmen, alınan borçlar yatırıma kaydırıldı da ülkemizde işsiz kalmadı mı Ne gezer. Özellikle eğitimli gençlerimizin yüzde 25’i işsiz. Toplumun sosyal bir çözülme yaşadığını görmek için her gün medyaya yanıysan intihar, cinayet ve özellikle boşanmalardaki artış haberlerini görmek yeterlidir. Ahlaki çöküntünün boyutları insanı korkutacak boyutlarda. Sapkınlıklar hiçbir sınır tanımıyor.

Dış politikada komşularla sıfır sorun yaklaşımının iflas ettiğini, gelinen noktada sorunsuz bir komşumuzun kalmadığını gösteriyor. Bölgemizde belirleyici bir ülke olma hedefi ile yola çıkanların hiçbir konuda belirleyici olamadıkları ortada. AK Parti iktidarı 12 yıl önce iş başına geldiğinde AB’ne üyelik stratejik hedef olarak belirlendi ve ilan edildi. Gelinen noktada Türkiye’nin AB’ne girmesi yönünde hiçbir gelişme olmadığını söylemek için dış politika uzmanı olmaya gerek yok. Aksine AB’den yapılan açıklamalara, sıkça yayınlanan raporlara bakıldığında Türkiye’nin birliğe alınması söz konusu değil. Hemen belirteyim ki, Türkiye AB’ne kabul edilse bile buna karşı çıkılması gerekirken,12 yıldır kapıda bekletilen, her geçen gün AB ülkelerinde İslam düşmanlığının yaygınlaştığını görerek bu birliğe girmeyi hedef olarak takdim etmenin mantığı olabilir mi

AK Parti iktidarı 12 yıl boyunca vazgeçilmez hedef olarak İslam Birliği’ni görmüş ve bu yönde D-8’i harekete geçirmek için çaba sarf etmiş olsaydı sanıyorum ciddi bir mesafe alınabilirdi. Ama ABD’nin stratejik müttefik kabul edildiği bir dış politika ile ne D-8’i harekete geçirmek ne de İslam Birliği’nin lokomotifi olmanın mümkün olmadığını görmesi gerekiyordu.

Yine seçme iki gün kala iktidarın 12 yılını hep bir takım aldatılma ve yanılmalarla geçirdiğini görmek için fazlaca bir araştırmaya ihtiyaç olmadığı da ortada. Nerede bir başarısızlık gizlenemeyecek şekilde ortaya çıksa hemen iktidarın başında bulunanlar anlayamadıklarını; yanıltıldıklarını söyleyerek sorumluluktan kurtulmaya çalışıyorlar. Bu noktada seçmenin yüksek sesle, “Yanıltan suçluda yanılanın hiçbir siyasi sorumluluğu yok mu Eğer sorumluluk yoksa o makamı işgal etmenin anlamı nedir ” diye sorması gerekiyor.

Sözün özü, kuru gürültüye kapılmadan iktidarın geçmişini ve bugününü değerlendirerek sandık başına gitmek gerekiyor.