Seçim ve Nasıl Bir Yönetim?

Abone Ol

İnsanın toplum içinde yaşaması, bir zaruret olarak düşünürler ve bilim adamları tarafından gerek düşünsel gerekse bilimsel yöntemler yoluyla ileri sürülmüştür. İleri sürülen bu görüşlerin hareket noktası, insan bireyinin tek başına yaşama imkân ve gücünde olmadığı temel önermesine dayandırılmıştır. Ama bu önerme de, başlangıçtan itibaren insanın topluluk halinde yaşadığını bir olgu olarak kurgulamıştır. Niçin böyle bir kurgulama, sorgulama, tartışma ve araştırma gereği duyulmuş olabilir? Özetle bunu insanın merak etmesi, onun bir güdü şekline bürünerek bilmek istemesi, bilme isteğinin anlama, kavrama, açıklama ve güven duyma isteklerini içerdiği şeklinde düşünüp değerlendirme söz konusu edilebilir.

Aslında insan yaşadığı yeri, çevresini, toplumunu, dünyasını, âlemini ve evrenini merak edip bilme, tanıma, anlama, kavrama ve açıklama gereğini, varlığının doğal bir yansıması, hatta ihtiyacı olarak görmekten kendini alamamıştır. Çünkü kendi varlığı hakkında bir bilgiye, anlayışa ve kavrayışa zorunlu olarak yöneldiğinde bu sorunlarla yüz yüze kalmıştır. Çevresini, toplumunu, dünyasını, evrenini bilmeden, anlamadan, kavramadan ve değerlendirmeden, kendi varlığını tanıyamayacağını ve güven içinde olamayacağını, en azından sezmiş olmalıdır. Kendi varlığı konusunda bir bilişe, anlayışa, kavrayışa varması, varlığının ne olduğunu, ne anlama geldiğini, son çözümlemede ne türden bir amacı içerdiğini kavraması, bir bilinç oluşturması demektir. Hz. İbrahim Aleyhisselam’ın arayış sürecinin adeta metaforik anlatımını burada hatırlatmak yerinde olur.

İnsanın söz konusu durumunu anlamlı bir düzeye çekmek gerektiğinde, onun bireysel ya da evrensel veya “kozmik” arayışlarını da nesnel sınırlar içinde kavranmasını sağlayıcı olacak toplum içindeki veya karşısındaki konumunu irdelemek daha açıklayıcı olabilir gözükmektedir.

İnsanın toplumsallığı bir veri olarak alındığında, toplum olgusunun tanımı, kavranılması ilk açıklanması gereken konudur. Toplumu bir ilişkiler yumağı tanım veya nitelemesi kabul edildiğinde, söz konusu ilişkilerin tezahür, nitelik, ayrım ve çeşitliliğini belirlemek gerekecektir.

Toplumun varlığını tanımlama ve kavrama sürecinde, kaçınılmaz olarak onu belirleyen ilişkilerin tasnif edilmesi işlemine başvurulmaktadır. Bir başka söyleyişle, düşünce ve bilimin yöntemi gereği öğelerine ayırma zorunluluğu duyulmaktadır. Çünkü insan zihni, herhangi bir şeyi, varlığı bir anda ve tam olarak kavrama işlemini gerçekleştirecek mahiyette ve nitelikte değildir. En azından şey veya varlık hakkında doğru, tam ve kesin bilgiye, tanıma ve kavrayışa ulaşabilmek için öğelere ayırma gereği duyar. Nitekim düşünme eyleminin gerçekleştiği alan olan felsefede, bilmenin söz konusu olduğu bilim alanında, duymanın tezahürlerini gösterdiği sanat etkinliğinde, kaçınılmaz olarak ayrımlara gidilmekte, tasnifler yapılmakta, buna bağlı olarak tanımlar, açıklamalar, tartışmalar, değerlendirmeler ve yorumlar böylece anlamlı düzeylerde yapılabilme imkânına kavuşturulmaktadır.

İnsan, varlığını etkinlik ya da faaliyette bulunmakla gösterdiğini bir önerme olarak kabul edersek, bu etkinliği kendi içinde ayrıma tabi tutarak anlaşılır düzeye taşımak gerekmektedir. Yapılan ayrımı adlandırma anlaşılır düzeye taşımanın bir başka yönüdür. Onun için insanın etkinliğini, onun doğal yapısı temelinde düşünme, bilme ve duyma genel kategorileri şeklinde ayırıyoruz.

Öte yandan insan, toplum içinde ancak varlığını ve etkinliğini tezahür ettirebilmektedir. Dolayısıyla onun etkinliğini belirlerken, belirlenen etkinliğini ayrıma tabi tutarken, onun toplumsallığını göz önüne alma zorunluluğu söz konusu olmaktadır. Ne var ki, bu noktada, yani toplumsal varlığını temellendirme ve kavramaya yöneldiğimizde, kaçınılmaz olarak insanın bireysel imkân, yetenek ve güçlerini yine de çıkış noktası yapma sorunuyla baş başa kalıyoruz. Bir başka ifadeyle, birey olarak insandan yola çıkarken, bir yandan onu birey olarak, öte yandan toplum içindeki varlığıyla kavramak ikilemiyle karşılaşıyoruz. Bu iki yönünü irdelemeye ve kavramaya çalıştığımızda, etkinliğini yaptığımız ayrımlar bağlamında, birbirinden farklı çıkarımlar, değerlendirmeler, açıklamalar ve yorumlar söz konusu olabilmektedir. Etkinlik alanlarını, aynı zamanda varlığını tezahür ettirdiği alanları toplumsal, kültürel, özetle dini, ahlaki, iktisadi, ticari, siyasi, fikri, edebi veya sanatsal etkinlik alanları şeklinde ayırıyoruz. Fakat bu alanlardaki etkinlikler bıçakla kesilemeyecek derecede hem birbirine bağlı hem de birini diğerinin yerine ikame edemeyeceğimiz nispette kendine özgü farklılıklar taşımaktadır. Dolayısıyla dini veya ahlaki alanda ortaya çıkan herhangi bir etkinliğinin iktisadi veya siyasi alan ile doğru ve dengeli bağı kurulamadığı takdirde, bir yandan bireysel varlığını ve etkinliğini, diğer yandan toplumsal varlığını ve etkinliğini gerektiği ölçüde anlamak, kavramak, irdelemek, açıklamak, değerlendirmek ve yorumlamak zorlaşmaktadır. Öyle ki, bu alanlarda ortaya çıkacak herhangi bir yanılgı veya yanlış, bir alandaki etkinlik doğru ve yerinde olsa bile, son çözümlemede onun bireysel ve toplumsal varlık ve etkinliğini gölgelemekte, yanlış anlama, değerlendirme ve yargılara götürebilmektedir. Tarihte sayısız olaylar, durumlar, deneyimler, girişimler bunu somut göstergeler şeklinde ortaya koymaktadırlar. Özellikle düşünce tarihi, insanın bireysel varlık ve etkinliğiyle toplumsal varlık ve etkinliği arasında anlamlı ilişkiler, mantıklı dengeler ve uzlaşımlar kuramamış düşünce sistemlerinde, bunların uygulanmasında ortaya çıkan olumsuzlukları bolca sergilemektedir. Bütün bunlardan ders çıkartılıp çıkartılmadığı, dahası böyle bir sorunun, hem birey olarak insanın hem de toplumsal varlık olarak insanın gerçekten doğru kavranıp kavranmadığı sorusu önemini her daim korumaktadır.

Böyleyken insanın birey ve toplumsal bir varlık olarak konumunu anlamaya, kavramaya, açıklamaya ve yorumlamaya çalışmak bir zorunluluk olarak kendini sürekli hatırlatmaktadır. Bu çerçevede insanın hem bireysel hem de toplumsal varlık ve etkinliğini, yönetme ve yönetim bağlamında irdelemek, ihtimal, olumlu bir başlangıç yapmak bakımından anlamlı ve açıklayıcı olabilir. Çünkü insanı anlamak ve kavramak, ilişkilerinin ve etkinliklerinin göz önünde tutulması halinde anlamlı ve yararlı olabilir gibi gözükmektedir.

Nasıl bir yönetim, sorusu bu açıdan uyarıcı bir işleve sahip olabilir gözükmektedir. Seçimler, sözgelimi, bunun somut göstergesidir.