MAALESEF KAYBETTİK Mİ, YOKSA ÖLDÜLER Mİ?
“Özhaseki, olası İstanbul depremine hazırlık için süper kararlı görünüyor.
Bu başlığı okuyan bir Türk insanı neler düşünür? Sayın Özhaseki, mâlum Bakan. Mâlum dediysek de bakanlığının adı bir yerlere bakılmadan söylenemez. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı. Kapsama alanlarına sınır çizilemeyen üç kelime özellikle seçilmiş olmalı.
Olası, gerçekleşmesi muhtemel, ihtimal dahilinde, yani beklenen İstanbul depremine hazırlığın ilk şartı: Bakan Sayın Özhaseki’nin “Süper kararlı görünüyor” olması. Anlatılan bu. Lakin bu başlığı yazanın da “Süper kararlılık” görme uzmanlığı göz ardı edilmemeli.
Bakan Sayın Özhaseki’nin kendini adamasını, hazırlıkları tamamlama arzusunu, radikal adımlar atma amacını ayrıntılarıyla yazan Hürriyet Gazetesi’nin sayın yazarı, okuyucularından sorular gelebileceğini acaba düşünmüş müdür?
Çeyrek aska yakın bir zamandır iktidarda olan AKP’nin hükümetlerinden birinde ve 2016–18 yılları arasında da aynı isimli bakanlığın makamında, İklim Değişikliği kısmı olmadan bulunmuş Sayın Özhaseki, neden ancak şimdi görünüyor, “Süper kararlı” olarak? Aldığı yaşlar dolayısıyla mı, yine seçim kazanmalarından mı?
On bir vilayetimizi yıkan 6 Şubat depremini “Asrın felaketi denilse de, bana göre bin yılın bir felaketiyle karşı karşıya kaldık” şeklinde tanımlaması Sayın Özhaseki’nin, acılarımızın boyutuyla mı ilgilidir; yoksa ülkemizin son bin yılındaki imar–iskan ve deprem olaylarını incelediğinin iddiasını mı taşımaktadır?
İddia deyince, Hürriyet yazarının röportajının ara başlıklarını dahi iddialı hazırladığını da görmemiz gerek.
“Dönüşüme karşı eylem yapanlar depremde öldü.”
Bir Bakan röportajında geçen bu cümle, sanki 99 Marmara Depreminde yaptığı konuşmaları, siciline ceza olarak dönen bir vaizin ağzından dökülüyor gibi.
“Dönüşüme karşı eylem yapanlar depremde öldü.”
Bir bakan ağzından, hem de Çevreden, Şehircilikten, İklim Değişikliklerinden sorumlu bir bakan ağzından duyulacak kesin yargılı böyle bir cümle olabilir mi?
Olmuş ki, “Gereğini yapan Ahmet Bey” yarım gazete sayfasında yazmış. Aynen aktarıyoruz.
“DÖNÜŞÜME KARŞI EYLEM YAPANLAR DEPREMDE ÖLDÜ
Kentsel dönüşümün yaşamsal önemini anlatan bir hatırasını da anlattı Özhaseki.
Bir önceki bakanlık döneminde Antakya’da belediyenin yaptığı bir kentsel dönüşümün törenine katılmış.
Bir de bakmış ki tören alanını kentsel dönüşümü istemeyen protestocular doldurmuş. Pankartlar, sloganlar falan.
Önce Antakya Belediye Başkanı çıkmış kürsüye. Fakat Başkan, protestolar yüzünden kürsüden inmek durumunda kalmış.
Sıra Özhaseki’ye gelmiş.
Elinden geldiğince protestocuları yumuşatmaya çalışmış Özhaseki. Dertlerini dinlemiş. Protestocuları ikna etmek için zaman ayırmış. Her biriyle görüşmeler yapmış. Ama olmamış. İkna edememiş.
Gelelim bu öykünün en dramatik tarafına.
Yani sonucuna.
Mehmet Özhaseki, sonucu şöyle anlattı:
‘Son depremde maalesef o protestocuların hepsini kaybettik.”
Bakan Sayın Özhaseki’nin anlattıklarını, olaydan bihaber söz konusu gazeteci kendi anlayışına göre düzenleyerek, “Değişime karşı eylem yapanlar depremde öldü” başlığıyla kayda aldırmasına değildir sadece itiraz noktamız.
Sayın Özhaseki’nin kendini “Kutsal kişi” ilanına da karşıyız!
Protestocular var mı? Var!
Protesto haklarını mı kullanıyorlar? Evet!
Sayın Özhaseki onları yumuşatmak istemiş mi? İstemiş!
Dertlerini dinlemiş mi? Dinlemiş!
Zaman ayırmış mı? Ayırmış!
Her biriyle görüşmüş mü? Görüşmüş!
Ama olmamış!
Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın takdimiyle, “Gereğini yapan Ahmet Bey”e göre son depremde ölmüşler. Bakan Sayın Özhaseki’ye göre ise maalesef hepsini kaybetmişiz.
Aynı gazetenin bir diğer sayfasında 680 bin yıkılan konut olduğu ve 51 bin canın toprağa verildiği bilgilerini kayda aldıran Bakan Sayın Özhaseki, o protestocuların bu rakamlar içinde olduğunu devletin bir kurumu raporlarına göre mi söylemiştir? Yahut kendi manevi gücünden ötürü mü böyle konuşmuştur?
Meraka değmez mi?
Ülkemizde bir muhalefet gücünün olmamasını, daha özel söylersek, bir itiraz gücünün olması, bu tür iddialarla mı önlenecektir?
Bir şey olur, ölürsünüz ha! Ayıptır, yazıktır, günahtır!
“Allah’tan dileğimiz bize 10 yıl süre vermesi. Ben beş yılda İstanbul’u depreme hazır hale getiririm.”
Bu iddia da partisi yirmi küsur yıldır iktidarda olan Bakan Sayın Özhaseki’nin.
Sözün bittiği yerdeyiz!
ESKİLER ALIYORUM, ESKİCİ GELDİ MUHİBBE TEYZEMİZİN ESKİLERİNİ
“Muhibbe Teyze”ye mektup yazanlardan biri de 14 yaşındaki bir delikanlı; Cerrahpaşalı Turan. Aşık olduğunu yazmış, mahallelerindeki bir kıza. Yol, yordam öğretmesini, galiba birazda teşvik istiyor “Muhibbe Teyze”sinden.
70’li yıllarda Simavi gazetelerinin en çok okunan köşelerini yazan “Güzin Abla”ların 1948’li yıllardaki büyük annelerinin adıdır “Muhibbe Teyze”.
“Her Hafta” mecmuasında haftayı değerlendirirken, pul parasına kıyıp mektup gönderenlerin dertlerini paylaşan ve onları misal göstererek okuyucu geneline akıllar veren “Muhibbe Teyze”nin, yazısına Amerika’da yaşanmış bir örnekle başlamasını, kimse, sayfasına, yani alanına dikkatleri çekmek maksatlı saymasın. Zira gazeteler zaten duyurmuşlardı, Amerika’nın o özel haberini.
“Muhibbe Teyze” de bizim 14 yaşındaki Cerrahpaşalı oğlumuz üzerinden yazıyor, vermek istediği öğütlerini.
Bu yaştaki çocukları, onları vaktinden önce olgunlaştıran filmlerden, romanlardan alıkoyalım diyor ilk önce. Fakat ne film, ne de roman adı vermiyor; acaba diyesi geliyor insanın, o yıllarda da imza atılan sözleşmeleri mi var ülkemizin?
Sonra kim yapacak diye soruyor. Cevap yine kendisinde: “Tabii ailesi... Anası, babası...” 1948 yılının aile halleri de kayıtlardadır artık. “Ne yazık ki aileler bu cihete hiç dikkat etmiyorlar ve çocuklar tabiatın zamanını beklemeden, zorla, uyanıyor ve çabuk yıpranıyorlar.”
“Muhibbe Teyze”nin, “Vaktinden önce olgunlaşanlar” başlığı altındaki haftalık değerlendirmesine, Amerika’dan yansımış bir özel haberi hatırlatarak başlamış demiştik ya. İşte o merak edilen giriş kısmı.
“Amerika’nın bir tarafında bir kızın beş yaşında gebe kalarak doğurduğunu, bugün on dört yaşında olduğu halde çocuğunu hâlâ kardeş sanarak onunla oynadığını okudunuz mu?”
Gazetelere yansımış bir haberi soruyor “Muhibbe Teyze”, okudunuz mu diyerek...
Olay Amerika’da çok önce olmuş. Bahsedilen kız çocuğu bugün 14 yaşında.
Amerikan basını şimdi yazdığı için, 1948 yılında haber yaptığından, bizimkiler de ancak öğrenmişler.
“Uydurma değil, gerçek bir hikâye” ikazını yapıyor “Muhibbe Teyze”miz. Sanki okuyucularını ve onların devamlarını (Gelecek nesilleri) böyle haberlere karşı korumak istermiş gibi.
“Uydurma değil, gerçek bir hikâye. Beş yaşında çocuk doğurur mu? Bu, doktorları da şaşırtmış, kızı daha o zaman muayene etmişler ve bütün kadınlık teşekküllerinin tam olduğunu görmüşler.”
Şaşıran doktorların “Kızı daha o zaman” 5 yaşında gebe halinde iken, muayene ettiklerinin ve “tanı”nın doğrulunun belgesi olduğuna da inandırdıktan sonra, kendi kanaatini, tatmininin sebeplerini paylaşıyor okuyucularıyla.
“Araplarda yedi yaşındaki kızların evlenmesi şaşılacak bir şey değildir. Çükü sıcak memleketlerde kızlar yedi yaşında ana olmak kudretini iktisap ediyorlar. Amerika’daki garibe de oranın en sıcak mıntıkasında büyümüştür.”
“Muhibbe Teyze”nin 1948 yılının kayıtlarında kalan bu yazısını, bugün buraya almamızın bir yeter şartı vardır elbette.
Birkaç ay önce bir “Bit Pazarı” tezgâhından aldığım “Her Hafta” mecmualarını karıştırırken konuyu görmüş olmam ve ilgimi çekmesidir, mesela birisi.
Bana hatırlattığı ve paralel olmasa da, yakın sayılmasa da bir diğeri de şu:
“Hadiseler arasında Felek” ser levhası altında Milliyet Gazetesi’nde makaleler yazan, vefatından birkaç yıl önce İstanbul Vilayeti önünde, o günün Başbakanı merhum Bülent Ecevit’le karşılaştırılıp, (Milli Şef’in Erzincan depreminden ve Sayın Erdoğan’ın 6 Şubat depreminden sonra göğüse yaslanmış yaşlı kadın görüntülerinin çağrışımının sırası değil şimdi.) ve ona, ülkemizi kasıp kavuran anarşiyi önlemesi hususunda “Kükreyiniz!” yol göstermesi yaptırılan şeyh-ül muharririmiz merhum üstat Burhan Felek’ten hafızamda kalan bir cümle var:
“Annem beni 13 yaşında doğurmuş.”
Bunlar yetmez mi?