Sayın Süreç

Abone Ol

Türkiye’nin geldiği noktayı bir düşünelim. “Sıfır sorun” diyerek ve hiçbir akli temeli olmayan bir iddialı tavır tutturup, Türkiye’nin milli meselelerinde birer birer gerilemesi normal karşılanır oldu. Kuzey Irak’ta bir oluşumu kendi mevcudiyeti için tehlike gören Türkiye’den, oradaki yapıyla neredeyse (bölgedeki tek) müttefiklik olma durumuna uzanan bir acayip hal yaşanıyor. Türkiye’nin başına 30 seneden beri bela olan ve özellikle de son dönemlerde bir “demokratik özgürlük mücadelesi” kılıfı giydirilmeye çalışılan bir terör olgusu var mesela. Her ne hikmetse, dışarıdan desteklendiği aşikar olan terör olgusu, kerameti kendinden menkul (ama sonuçları bariz bir şekilde vahim olan) bir sözümona “çözüm sürecinin” neredeyse mütemmim cüzü haline geliveriyor. Neredeyse, terörün katlettiği 35-40 bin kişi ve bunların ailelerinin değil de teröre bulaşmışların hakkı daha üstün görülüyor ve bu güruh suçsuz konumuna yükseltilip, “barış güvercini” muamelesi görüyor.

Siyasi iktidara göre konum almayı marifet sayan medyanın kendisini daha ne kadar aşacağı merak konusu. Özellikle de en son yaşanan devlet memurlarının terör örgütü tarafından serbest bırakılması merasimini (!) bir barış şöleni gibi sunabilmeleri, cidden büyük bir emek (!) ürünü. Kalemlerden bolca “barış”, “çözüm” kelimeleri dökülürken, bu işten kimin kazançlı çıkacağını anlamak için kimlerin memnuniyet mesajları verdiğine bakmak yeterli. Ne de olsa, işi dağdan müzakere masasına taşımanın mutluluğunu yaşıyor etnik siyaset yapanlar.

Bir yanda devlet denen bir legal yapı; öte yanda ise devlete karşı başkaldırmış, binlerce insanın kanına girmiş, ayrılıkçı taleplerinin yabancı devletler tarafından desteklendiği bilinen ve bölge halkını korku ve baskıyla sindirmiş bir terör örgütü. Geldiğimiz noktanın vahametine bakın ki, koskoca Türk devleti, kendisinin varlığına ve vatandaşının can güvenliğine doğrudan kast eden bir tehdidin halli konusunda, hapisteki bir mahkumun ağzının içine bakıyor. Onun vereceği mesajlara, göndereceği talimatlara, yazdığı mektuplara ve bunlara gelecek cevaplara bel bağlıyor. Koskocaman bir ülke de, olan biteni “çözüm gelecek” iyi niyetiyle ve çokça da sorgulamadan izliyor. Gelecek mesajlar veya “çağrılar”, aslında “çözüm süreci” denen şeyin yol haritasından başka bir şey değil. Hapisten bu süreci idare edecek ve biz de buna “barış” diyeceğiz.

Maalesef, kimseler legal bir yapıyla, bir terör örgütünün aynı masaya oturmasının ne anlama geldiğini düşünmüyor. Böyle bir hareketin (çözüm adına olduğu söylense bile), terör örgütünün başarısı olacağı ve yola çıkış amaçlarından birisini gerçekleştirmiş olacağını hesaba katmıyor. “Terörle bir yere varılırmış” demek! Böylesi bir durumun ileride çıkması muhtemel benzer oluşumları cesaretlendireceği ve onlara ilham kaynağı olacağını düşünen yok.

Terörün siyasi uzantısı olduğunu gizlemeyen ve bugün “süreçle” birlikte en önemli siyasi aktörlerinden biri haline gelen (muhtemelen Başkanlık sistemi tartışmalarında da aktif olarak ortada olacaklar) etnik kimliğe dayalı partinin düzenlediği Nevruz kutlamalarının, iktidara yakın basındaki yankılarına bir bakın. “Meydanlarda kardeşlik havası”, “Barış rüzgarı” vs türünden başlıklar atan muhafazakar basınımız, her nedense söz konusu siyasi partinin açtığı terör örgütü lideri posterlerini ve “Öcalan’a özgürlük” sloganlarını görmüyor. Çok büyük bir ayıptır bu! Görmüyor değil tabii, göstermiyorlar. Demek ki, söz konusu basına göre terör örgütünün hapisteki elebaşı bir “barış güvercini” ve ayrılıkçı bayrakların, posterlerin, sloganların havada uçuşması da gayet masumane “barış çığlıkları” oluyor. Hey gidi hey!

Hapisteki terör örgütünün başının mesajlarına büyük önem atfediliyor artık. 21 Mart tarihinde yapacağı “çağrı”nın “çözümün askeri ve siyasi bütün ayaklarına dair doyurucu bilgiler içeriyor olacağı” açıklanıyor. Bir siyasi lider, bir kanaat önderi gibi şartları kendisi belirleyip kuralları kendi koyacak neredeyse. Yakın bir zamanda, bırakın serbest kalmayı, bir siyasi figür olarak karşımıza gelmesi bile muhtemel olur bu gidişle. Bir zamanlar “Sayın” denmesine bile tepki gösterilirken, şimdi “İmralı” olarak anılması bile kimseyi rahatsız etmiyor. Gönderdiği mesajlar, nefesler tutularak okunuyor. En güzel cevabı ise bir şehit annesi veriyor: “Selamı batsın!”

Koskoca Türk devleti de, olan biteni kamuoyuna “çözüm gelecek, çok güzel gelişmeler olacak” şeklinde yansıtsa da, çaresizce izliyor. Bugünlerde bolca söylenen “Çanakkale ruhu” ifadesi ise, “Sayın” olarak anılan bir terör örgütü başının yön verdiği gelişmelerle içten içe utanç duyuyor.