Akın Gürlek, Adalet Bakanı olarak göreve başladığı ilk günden bu yana dikkat çeken işlere imza atıyor. Organize suç örgütlerine yönelik operasyonlar, cezasızlık algısını zedeleyen adımlar ve faili meçhul niteliği taşıyan bazı olayların yeniden gündeme alınması, hukuk devleti adına önemsenmesi gereken gelişmelerdir. Son günlerde Muhsin Yazıcıoğlu dosyasına ilişkin yaşanan yeni süreç de bu beklentiyi güçlendirdi.
İşte tam da bu noktada, yıllardır kamu vicdanında karşılık bulan ve üzerinden geçen zamana rağmen üzerindeki sis perdesi tam anlamıyla aralanamayan bir başka dosya grubu daha bulunmaktadır: Türkiye’nin en kritik savunma projelerinde görev yapan ASELSAN mühendislerinin peş peşe yaşadığı şüpheli ölümler…
Türkiye’nin yetiştirdiği en başarılı mühendisler, ülkenin kritik savunma projelerinde görev alırken art arda hayatlarını kaybetti. Her biri hakkında farklı adli süreçler yürütüldü, farklı değerlendirmeler yapıldı. Ancak aradan geçen yıllara rağmen kamu vicdanını tatmin eden ortak bir cevap hiçbir zaman oluşmadı.
• 2006 yılında ASELSAN mühendisi Hüseyin Başbilen aracında ölü bulundu. Resmî süreçte ölüm intihar olarak değerlendirildi. Ancak olay yerindeki bazı bulgular, ailesinin itirazları ve kamuoyunda yıllarca tartışılan çelişkiler dosyanın kapanmasına rağmen soru işaretlerini ortadan kaldırmadı.
• 2007 yılında ASELSAN mühendisi Evrim Yançeken evinde yaşamını yitirdi. Bu olay da resmî kayıtlara intihar olarak geçti. Ancak kamuoyunda bu dosya da hiçbir zaman tamamen kapanmadı.
• Aynı yıl içerisinde ASELSAN mühendisi Halim Ünal da hayatını kaybetti. Böylece kısa bir zaman diliminde aynı kurumda çalışan üç genç mühendisin ölümü, ister istemez toplumda büyük bir soru işareti oluşturdu.
Bu ölümlerin ardından yıllar boyunca savunma sanayii ve stratejik teknolojiler üzerinde çalışan başka isimlerin hayatını kaybettiği olaylar da kamuoyunda tartışıldı. Elbette her olayın hukuki dosyası ve şartları birbirinden farklıdır. Ancak bütün bu gelişmeler, kamu vicdanında ortak bir soruyu canlı tuttu:
Bu ölümler gerçekten bütün yönleriyle aydınlatıldı mı?
15 Temmuz’un üzerinden 10 yıl geçmişken FETÖ’nün devletin en kritik kurumlarına yıllarca nasıl sızdığı, yargıdan emniyete, TSK’dan istihbarata kadar birçok alanda nasıl örgütlendiği apaçık ortada iken, geçmişte yaşanan bazı kritik olayların da bugünün bilgi, belge ve adli imkânlarıyla yeniden değerlendirilmesini daha da önemli hâle getirmektedir.
Çünkü mühendis sıradan bir meslek sahibi değildir.
Bir mühendis bazen binlerce askerin hayatını koruyacak bir sistemi geliştirir.
Bazen milyonlarca dolarlık ithalatın önünü keser.
Bazen onlarca yıllık dışa bağımlılığı sona erdirecek teknolojiyi üretir.
Bazen de bir ülkenin geleceğini değiştirir.
Savunma sanayii söz konusu olduğunda ise mühendis, görünmeyen cephede görev yapan bir neferdir. Elinde silah değil bilgi vardır. Siper yerine laboratuvarda çalışır. Ancak verdiği mücadele, cephede verilen mücadele kadar stratejik sonuçlar doğurabilir.
İşte ASELSAN bu yüzden yalnızca bir şirket değildir.
ASELSAN; elektronik harp sistemlerinden radar teknolojilerine, haberleşme altyapısından hava savunma sistemlerine kadar Türkiye’nin bağımsız savunma sanayi hamlesinin en önemli yapı taşlarından biridir. Dışa bağımlılığı azaltan her teknoloji, aynı zamanda Türkiye’nin siyasi ve stratejik bağımsızlığını da güçlendirmektedir. Bugün uygulanan ambargolara rağmen Türkiye birçok alanda kendi ayakları üzerinde durabiliyorsa bunda ASELSAN başta olmak üzere milli savunma kuruluşlarımızın büyük payı vardır.
Tam da bu nedenle, bu kurumlarda görev yapan insanların başına gelen her olay yalnızca bireysel değil, aynı zamanda milli güvenliği ilgilendiren bir meseledir.
Bugün geriye dönüp baktığımızda hâlâ cevap bekleyen sorular varsa, bunların zamanın tozlu raflarına terk edilmesi doğru değildir. Adaletin en temel görevi yalnızca suçluyu cezalandırmak değil, toplumun vicdanını da tatmin etmektir.
Bu nedenle buradan Adalet Bakanı Akın Gürlek’e açık bir çağrıda bulunuyoruz.
Yıllardır tartışılan ASELSAN mühendislerinin ölümlerine ilişkin dosyalar, bugünün adli imkânlarıyla yeniden ve kapsamlı şekilde incelenmelidir. Gelişen kriminal teknikler, dijital inceleme yöntemleri ve adli bilimler, yıllar önce cevaplanamayan pek çok soruya bugün cevap verebilecek seviyededir. Amaç peşin hüküm vermek değil; hakikatin hiçbir gölgeye yer bırakmayacak şekilde ortaya çıkarılmasıdır.
Çünkü hakikat ortaya çıktığında yalnızca birkaç dosya aydınlanmış olmayacaktır. Türkiye’nin savunma sanayi tarihinin en çok tartışılan hadiselerinden biri de açıklığa kavuşacaktır.
Ve eğer yarın bu ölümlerin Türkiye’nin bağımsız savunma sanayiini hedef alan bir suikast zincirinin halkaları olduğu hukuken ortaya çıkarsa, devletin yapacağı ilk iş yalnızca sorumluları adalet önüne çıkarmak olmamalıdır. Bu ülkenin geleceği için çalışan o mühendislerin isimleri de devletin resmî hafızasında hak ettikleri yere taşınmalı, fedakârlıkları uygun hukuki ve idari düzenlemelerle onurlandırılmalıdır.
Çünkü güçlü devlet, yalnızca suçluyu cezalandıran değil; kendi evlatlarının emanetine de sahip çıkandır.