Her şey daha kolay, daha huzurlu ve güzel olabilirdi. Eğer biraz daha öfke ve nefretten, arınmış olabilse idik. Toplum olarak birbirimize karşı ön yargılı ve saygısız davranmaktayız. Minibüs, otobüs konuşmaları halkın duygu ve düşüncelerini test ettiğimiz çok önemli bir laboratuar biz yazarlar için. Otobüsteki kadın söyleniyor: “Başım açık diye yer vermiyorlar, benden genç olsa da bir kapalıya yer vermekteler.” “Kadın haklı” diyorum. Hemen daha yaşlı bir bey söze karışıyor, kapalı kadın denince belediye başkanına vurmaya çalışıyor: “Ah o belediye başkanı var ya hiç sevmem, çalıp çırpan hırsız adam, on çocuğu, dört eşi varmış haram zıkkım olasıca, hakkımızı bunlar yiyor.”
Tansiyon yüksek. Başka başkan düşmanları, bu konuyu kuyuya çevirip eşerler mi? Hayır. Kendisine yer verilmeyip de ayakta kalan kadın itiraz ediyor: “Hayır ben belediyeden emekliyim, o belediye başkanıyla çalıştım çok iyi bir insan ve eşini de tanırım, öyle dört eşi yok başkanın, on çocuğu da tek eşinden.” Adam öfkesinin elini bırakacak gibi değil: “Dağı taşı yuttu, dünya mal mülk yaptı, herkes servetini konuşmakta.” Kadın yine doğrusunu savundu: “Olabilir, üç dönemdir başkan, elbet malı olacak, bir memur bile ömrü boyunca mal mülk edinebilmekte.” Bir başka laboratuar ise hastaneler, karakollar, okullar ve buraların mensupları sağlık görevlileri, hastalar, eğitimciler, öğrenciler, güvenlikçiler, halk. Birkaç gün önce ortaya çıkan olaya çoğu yazar değindi. “Giresun’da, 82 yaşındaki Yusuf Topal’ın, eşinin ilaçlarını yazdırmak için gittiği sağlık ocağında tartıştığı aile hekiminin, ’beyaz kod’ vermesi üzerine gelen polislerin biber gazı sıkıp, ters kelepçe taktığı sırada kalp krizi geçirip yaşamını yitirmesi.”
Doktor ve polis terörü. Onca sıcağa karşın hasta eşinin ilaçlarını alma mücadelesi veren, kendisi de yaşlı olan bir insanın hırpalanması ve canından olması hepimizi can evinden vurdu. Elbet bütün hekimler, bütün polisler bu olay ile genelleştirilip menfi bir akım başlatılamaz. Lakin birbirimize tahammülümüz yok. Poliklinikte akşama kadar hasta bakan doktorların, arada lavaboya ya da sigara içmeye, namaza çıkmaları bile hastaları çıldırtmaya yetmekte; onlara esir muamelesi yapılıp, söylenmeler, hiddetli bakışlar atılabilmekte.
Oysa dışarıda eğlenceli bir hayat var, herkes tatilde denizin tadını çıkarırken, o sıcak havada hekimler, hastaları için çalışmaktadırlar. Lakin Yusuf Topal olayında olduğu gibi bazen insanlık düşmanı hekimler hastalarını örselemekten zalimce zevk alabilmektedirler. Hepimizin başında gelebilmekte. Bir hastalık için hastaneye gittiğimde diğer hastalığıma barkot alamamışım, iki gün evden çıkmak o kadar eza cefa vermekte ki, saat 15.30, mesai bitmesine bir saat var, doktora rica ediyorum ilaçlarımı yazması için. Kollarını kavuşturup, “Yazamam, devlet bana, günde 40 hasta bakacaksın demekte, baktım bitirdim, hadi çık dışarı.” İfade bu. Fakat başka bir doktora gittiğimde “tabii yazarım” demekte. Mesele, mesleklerin rencide edilmesi değil. İnsanlık sorunu. Edep terbiye sahibi, halkına saygılı kişiler hangi meslekten olursa olsun daima insandan yana tavır almaktadırlar.
Fakat Drakula külü üflenmiş adamlar sonu cinayete değin giden fiillerde bulunabilmekteler. Yusuf Topal örselendi, kalbi kırıldı, yaralı bir kuş gibi evde yatan hasta eşi için canını dişine taktı, en sonunda hayatından oldu. Büyük bir insanlık dramı yaşandı, çok utandık.